2017 Yılında adli tatil süresi ne zaman başlıyor, ne zaman bitiyor?

ADLİ TATİL TARİHLERİ ve ADLİ TATİLDE GÖRÜLECEK İŞLER

I – ADLİ YARGI İLK DERECE MAHKEMELERİ

A- HUKUK MAHKEMELERİNDE ADLİ TATİL

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Adli tatil süresi” başlıklı 102. maddesinde: “Adli tatil, her yıl 20 Temmuzda başlar, 31 Ağustosta sona erer.

ADLİ TATİL SÜRESİ
MADDE 102 – (1) Adli tatil, her yıl yirmi temmuzda başlar, otuzbir ağustosta sona erer. Yeni adli yıl bir eylülde başlar.”
MADDE 103- (1) Adli tatilde, ancak aşağıdaki dava ve işler görülür:

a) İhtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve delillerin tespiti gibi geçici hukuki koruma, deniz raporlarının alınması ve dispeçci atanması talepleri ile bunlara karşı yapılacak itirazlar ve diğer başvurular hakkında karar verilmesi.

b) Her çeşit nafaka davaları ile soybağı, velayet ve vesayete ilişkin dava ya da işler.

c) Nüfus kayıtlarının düzeltilmesi işleri ve davaları.

ç) Hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davalar.

d) Ticari defterlerin kaybından dolayı kayıp belgesi verilmesi talepleri ile kıymetli evrakın kaybından doğan iptal işleri.

e) İflas ve konkordato ile sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma suretiyle yeniden yapılandırılmasına ilişkin işler ve

davalar.

f) Adli tatilde yapılmasına karar verilen keşifler.

g) Tahkim hükümlerine göre, mahkemenin görev alanına giren dava ve işler.

ğ) Çekişmesiz yargı işleri.

h) Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen veya taraflardan birinin talebi üzerine, mahkemece ivedi görülmesine karar verilen dava ve işler.

(2) Tarafların anlaşması hâlinde veya dava bir tarafın yokluğunda görülmekte ise hazır olan tarafın talebi üzerine, yukarıdaki iş ve davalara bakılması, adli tatilden sonraya bırakılabilir.

(3) Adli tatilde, yukarıdaki fıkralarda gösterilenler dışında kalan dava ve işlerle ilgili olarak verilen dava, karşı dava, istinaf ve temyiz dilekçeleri ile bunlara karşı verilen cevap dilekçelerinin ve dosyası işlemden kaldırılan davaları yenileme dilekçelerinin alınması, ilam verilmesi, her türlü tebligat, dosyanın başka bir mahkemeye, bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya gönderilmesi işlemleri de yapılır.

(4) Bu madde hükümleri, bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay incelemelerinde de uygulanır.

MADDE 104- (1) Adli tatile tabi olan dava ve işlerde, bu Kanunun tayin ettiği sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmış sayılır.

B- CEZA MAHKEMELERİNDE ADLİ TATİL

Ceza Muhakemesi Kanunu (Kanun No: 5271)
Adli tatil

MADDE 331 – (1) (1) Ceza işlerini gören makam ve mahkemeler her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler.

(2) Soruşturma ile tutuklu işlere ilişkin kovuşturmaların ve ivedi sayılacak diğer hususların tatil süresi içinde ne suretle yerine getirileceği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir.

(3) Tatil süresince bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay, yalnız tutuklu hükümlere ilişkin veya Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu gereğince görülen işlerin incelemelerini yapar.

(4) Adli tatile rastlayan süreler işlemez. Bu süreler tatilin bittiği günden itibaren üç gün uzatılmış sayılır.

II – İDARİ YARGI (BÖLGE İDARE, İDARE ve VERGİ MAHKEMELERİ)

İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU (KANUN NO: 2577)

Sürelerle İlgili Genel Esaslar
Madde 8 – 3. Bu Kanunda yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.

Çalışmaya ara verme
Madde 61 – 1. Bölge idare, idare ve vergi mahkemeleri her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler.Ancak, yargı çevresine dahil olduğu bölge idare mahkemesinin bulunduğu il merkezi dışında kalan idare ve vergi mahkemeleri çalışmaya ara vermeden yararlanamazlar. Bu mahkemeler, 62 nci maddedeki sınırlamaya tabi olmaksızın görevlerine devam ederler.

2. Ara verme süresi içinde; bölge idare mahkemesi başkanının önerisi üzerine, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, her bölge idare mahkemesi merkezinde idare ve vergi mahkemesi başkan ve üyeleri arasından görevlendirilecek üç hakimin katıldığı bir nöbetçi mahkeme kurulur. Nöbetçi kalanlardan en kıdemli başkan, yoksa en kıdemli üye nöbetçi mahkemenin başkanlığını yapar.

3. (DEĞİŞİK BENT: 10/06/1994 – 4001/27 md.) Çalışmaya ara vermeden yararlanamayanlar ve nöbetçi kalanların yıllık izin hakları saklıdır.

Nöbetçi mahkemenin görevleri
Madde 62 – Nöbetçi mahkeme çalışmaya ara verme süresi içinde aşağıda yazılı işleri görür:

a) Yürütmenin durdurulmasına ve delillerin tespitine ait işler,

b) Kanunen belli süre içinde karara bağlanması gereken işler.

Temyiz Sürelerinde Önemli Değişiklikler 5.8.2017

Temyiz süreleri değişti
Ceza ve hukuk yargılamasında 05.08.2017 tarihinden itibaren verilen kararlara karşı , (5 Ağustos 2017 Tarihli ve 30145 Sayılı Resmî Gazete – Mükerrer –yayınlanan 7035 sayılı yasa ile CMK , HMK ve İYUK da önemli değişiklikler yapılmıştır.)
Ceza Yargılamasında temyiz süresi – 7 gün iken 15 güne çıkartılmıştır.. CMK 291/1
Hukuk Yargılamasında temyiz süresi-1 ay ike n 2 haftaya düşürülmüştür.. HMK 361/1
MADDE 21- 5271 sayılı Kanunun 291 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yedi” ibaresi “on beş” şeklinde değiştirilmiştir.
Temyiz istemi ve süresi
MADDE 291.- (1) Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren “on beş” içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır.
MADDE 31- 6100 sayılı Kanunun 361 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bir ay” ibaresi “iki hafta” şeklinde değiştirilmiştir.
Temyiz edilebilen kararlar
MADDE 361- (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren “iki hafta” içinde temyiz yoluna başvurulabilir.

Çocukla İlgilenmemek

Davacı-davalının açtığı boşanma davası tam kusurlu olduğu gerekçesiyle reddedilmiş, davalı-davacının boşanma davası ise kabul edilmiştir. Hükmün davacı-davalı tarafından temyizi üzerine “davacı-karşı davalının birlik görevlerini yerine getirmemek, eşini tehdit etmek, sık sık evi terk ederek annesinin yanına gitmek, çocuklar hastalandığında ilgilenmemek şeklindeki kusurlarına karşılık; davalı-karşı davacının da eşine ve kayınvalidesine hakaret ettiği, eşini istemediğini, sevmediğini söylediği, evden kovduğu” anlaşılmak suretiyle, davacı-davalının da boşanma davasının kabulü gerekir gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyulmuş, tarafların Dairemizce belirlenen kusurları yanında davacı-davalının boşanma davası kesinleşmeden başka bir bayanla nişanlandığını ve böylelikle sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışta bulunduğundan davacı-davalı ağır kusurlu kabul edilmiştir. Ne var ki her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan olaylar boşanma kararında esas alınamaz, ancak yeni bir davanın konusu olur. Türk Medeni Kanununun 185. madde hükmü boşanma davalarında bozma kararından sonra taraflara yeni delil sunma hakkı vermez. Davacı-davalının sadakatsizliği dava tarihinden sonra olup bu davada nazara alınamaz. Gerçekleşen bu durum karşısında bozma ilamında belirlenen kusur durumlarına göre boşanmaya neden olan olaylarda taraflar eşit kusurludur. Hal böyle iken davacı-davalı ağır kusurlu kabul edilip davalı-davacı yararına maddi ve manevi tazminat takdiri usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.


TMK m. 185/3 gereğince eşler birlikte yaşamak ve birbirlerine yardımcı olmak zorundadırlar. Buna tüm sosyal ihtiyaçlar dâhildir. En basit örneğiyle, sözgelimi hastalığında kocasının yardım ve ilgisine muhtaç olamaktadır. Çalışmayan eşin sağlık ve tedavi giderleri de koca tarafından sağlanmaktadır.

Eldeki olayda, davalı kadın ev hanımıdır. Evlilik birliğinin giderlerine ancak emeği ile katkıda bulunma imkanına sahiptir. 2010 doğumlu çocuğuna da bakmak zorunda olan kadının başka türlü geliri de bulunmamaktadır. Kadına atfı kabil bir kusurun varlığının kanıtlanamadığı olayda; kadının hamile kalması üzerine tarafların evlenmesinden sonra, davalının ailesinin davacıyı istememesine rağmen koca tarafından bağımsız ev temin edilmediği, davalının eşini istemediği, eşi ve çocuğu ile ilgilenmemek suretiyle birlik görevlerinin de yerine getirmediği toplanan delillerden anlaşılmıştır. Gerçekleşen bu kusur oranı, tarafların belirlenen sosyal ve ekonomik durumu, kadının mevcut ve beklenen menfaatleri göz önüne alındığında kadın yararına takdir edilen maddi tazminat ( TMK m. 174/1 ) orantılı olup, çok değildir.


Mahkemece, davacı-davalı (koca)’nın eşini aşağıladığı ve ona hakaret ettiği, bu nedenle tam kusurlu olduğu gerekçesiyle boşanma davasının reddine karar verilmiş ise de, davacı-davalı (koca)’ya kusur olarak yüklenen bu vakıaların, münhasıran davalı-davacı (kadın)’ın iddialarından ibaret olduğu; tanıkların da bu vakıalara dair beyanlarının kadından duyum niteliğinde olup bu olaylara dair görgüye dayalı olmayan tanık beyanlarına itibar edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Toplanan delillerden davacı-davalı (koca)’nın evin geçimini temin etmemek; davalı-davacı (kadın)’ın ise sık sık müşterek haneyi terk ederek ve müşterek çocukla ilgilenmemek suretiyle birliğin kendilerine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmedikleri anlaşılmaktadır. O halde, evlilik birliğinin devamına imkan vermeyecek surette şiddetli geçimsizliğin varlığı sabittir. Bu olaylar karşısında, evlilik birliğini sürdürmeleri taraflardan beklenemeyecektir.


Mahkemece taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanmaya karar verilmiş ise de; yapılan soruşturma ve toplanan delillerden; davalı kocanın eşine fiziksel şiddet uyguladığı ve müşterek çocuğun hastalığıyla ilgilenmediği anlaşılmaktadır.O halde; boşanmaya sebep olan olaylarda; kusurun tamamen davalı kocada olduğunun kabulü gerekir.


Mahkemece; “davacının çocuğuyla ilgilenmediği, anne olarak görev ve sorumluluklarını yerine getirmediği, eşini incitici sözler sarfettiği ve sadakat ilkesini zedeleyici davranışlarda bulunduğu” sabit kabul edilerek boşanmada eşit kusurlu bulunmuştur. Oysa davacının güven sarsıcı ve sadakat yükümlülüğünü zedeleyici davranışlarda bulunduğunu kabule yeterli delil bulunmamaktadır. Dosyaya, davalı tarafından sunulan bilgisayar çıktılarındaki diyalogların davacıya ait olduğunu gösteren bir bilgi ve kayıt yoktur. Bu bakımdan sabit olmayan bu hususun davacının kusuruna esas alınması doğru olmamış, davacının gerçekleşen kusurlu davranışı, çocuğuyla ilgilenmemek ve eşini incitici sözler sarfetmekten ibaret kalmıştır. Davalının ise, eşine “boğazını sıkmak” suretiyle fiziki şiddet uyguladığı, “kes çeneni, konuşma” diyerek azarladığı ve ablalarının davacıyı “orospu” diyerek aşağıladıkları davalının da buna kayıtsız kaldığı yapılan soruşturma ve toplanan delillerle anlaşılmaktadır.


Toplanan delillerden davacı kocanın eşini ve çocuklarını bırakarak müşterek konuttan ayrıldığı, infak ve iaşeleriyle ilgilenmediği, birlik görevlerini yerine getirmediği, geçimsizliğe neden olan olaylarda tamamen kusurlu bulunduğu anlaşılmıştır. Mevcut olaylara göre evlilik birliğinin, devamı eşlerden beklenemeyecek derecede temelinden sarsıldığı kuşkusuzdur. Ne var ki bu sonuca ulaşılması tamamen davacı kocanın tutum ve davranışlarından kaynaklanmış olup, davalıya yüklenebilecek hiçbir kusur gerçekleşmemiştir. Bu durumda davacının davasının reddine karar vermek gerekirken boşanmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır.


Davalı eşin kendi isteği ile alkol tedavisi için hastaneye yatarak tedavi görmesi, ancak olumlu bir sonuç alamaması olayı, davacının 07.04.2006 tarihinde davalının kusuru nedeniyle evi terk etmesinden sonra gerçekleştiğinden, bu aşamada davacının kocasının rahatsızlığı ile ilgilenmemekten kaynaklanan bir kusuru olduğunun kabulü mümkün değildir.