Aldatılan eş “öteki kadından” tazminat isteyebilir mi?

Av.Yasin GİRGİN

Av.Yasin GİRGİN

1999 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Av.Yasin GİRGİN yaklaşık 1 yıl hakimlik döneminin dışında 2000 yılından bu yana boşanma, velayet, nafaka ve mal paylaşımı gibi aile hukuku alanında avukatlık yapmaktadır. 120 köşe yazısı Hürriyet Gazetesi'nde de yayınlanan Yasin GİRGİN'in "Boşanma Davaları El Kitabı" ve "Evlilik Birliğinin Sona Ermesi" isimli iki kitabı da bulunmaktadır.
Av.Yasin GİRGİN

Av.Yasin GİRGİN (Tüm Yazıları Okuyun)

Boşanma Avukatı AnkaraHukukumuzda borçların kaynağı, sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir.

Haksız fiil, bir kişinin hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar vermesidir. Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur.

a)      Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalı,

b)      Bu fiili işleyen kusurlu olmalı,

c)      Kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalı

d)      Sonuçta bu zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır.

Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurunun eksik olduğu durumlarda haksız fiilden söz edilemez.

Borçlar Kanunumuzun 41. maddesinde “ahlaka aykırı bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren kişi o zararı tazmine mecburdur” denilmiştir. Yine Borçlar Kanunumuzun 49. maddesine göre, kişilik hakları hukuka aykırı bir şekilde zarara uğrayan kişi uğradığı zarara karşılık manevi tazminat isteyebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinde ise evlenmeyle eşlerin birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorunda oldukları belirtilmiştir.

Eşlerden birinin diğerine karşı sadakatsiz davranışları, Medeni kanunumuzun 185. maddesine aykırılık teşkil eder.

Haksız eylemi birlikte gerçekleştirenler birbirinden ayırt edilmeksizin zarar görene karşı müteselsilen sorumlu olurlar:

Gerek Anayasamızda gerek Medeni Kanunumuzda aile toplumun temeli olarak kabul edilmiş ve aileyi koruyan hükümlere yer verilmiştir. Aile sadece mensubu olan kişiler için değil toplum için de önemlidir ve hem yazılı hukuk düzenimizde hem de örf ve adet hukukumuzda özel bir yere sahiptir. Bu nedenle ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler sadece aileyi değil tüm toplumu ilgilendirmektedir. Aile mensuplarının birbirine karşı yükümlülüklerinin ihlali çoğu zaman toplum düzenini de etkilemekte yasalar nezdinde koruma önlemlerinin alınması yoluna gidilmektedir.

Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin aile kurumuna ve onun mensubu olduğu kişilere zarar vereceğini bilmemek öngörmemek mümkün değildir.

Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin, daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira, bir eylemin ceza kanununa göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, borçlar hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir.

Diğer taraftan, eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Eşin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2010 yılı Mart ayında verdiği bir kararla bu haksız eylem nedeniyle hem kocanın hem de gönül ilişkisi içinde bulunduğu kişinin aldatılan eşe karşı müteselsilen sorumlu olduklarını kabul etmiştir. Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur.

Bununla birlikte, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararı ve buna göre yerel mahkemelerce verilen kararlar ahlaka uygun ve doğru görülse de hukuka aykırıdır. Kanaatimce Hukuk Genel Kurulu burada büyük bir hata yapmıştır. Bu hatanın nedeni, aldatan eşe karşı boşanma ve manevi tazminat davasının Aile Mahkemelerinde, öteki kadına açılan davanın ise Asliye Hukuk mahkemelerinde açılması etken olmuştur diye düşünüyorum. Hukuk Genel Kurulu, haksız fiil nedeniyle aldatan eşin ve sevgilisinin müteselsil borçlu olduğunu söylemektedir. Aile mahkemesinde açılan davada, aldatan eş, zaten boşanmaya yol açan olaylar nedeniyle bir manevi tazminata mahkum edilmiştir. Aldatan eşin fiilleri ile gönül ilişkisi içinde bulunduğu kişinin fiilleri aynıdır, birbirinden ayrılamaz, bu halde Hukuk genel kurulu, müteselsil sorumluluk gerektiren tek bir fiil nedeniyle iki kez tazminat istenmesine karar vermiş olmaktadır ki bu hukuken büyük bir hatadır. Bu bana göre bir kuzudan iki post çıkarmaya çalışmak anlamına gelir.

Tazminat miktarı nasıl belirlenir?

Hükmedilecek manevi tazminat miktarı hakimin takdirindedir. Ancak, hakimin takdir edebilmesi, keyfilik anlamına gelmez. Kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakim bu hakkı, Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde açıklanan hakkaniyet ilkesine uygun olarak kullanmak zorundadır.

Manevi tazminatın miktarı belirlenirken kişilik hakkına saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranı, sıfatı, işgal ettikleri makam ile diğer sosyal ve ekonomik durumları dikkate alınmalı, her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşullar bulunabileceği gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenler mahkeme kararında denetime elverişli biçimde ve objektif olarak gösterilmelidir.

Manevi tazminat davaları sonucunda hükmedilecek para zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır.

Bu para bir ceza olmadığı gibi, hükmedilecek manevi tazminatla malvarlığı zararlarının karşılanması da amaçlanmadığından tazminat miktarının bu amaca göre belirlenmesi gerekir. Bu nedenle takdir edilecek miktar, elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Avukat Yasin Girgin

Bilgi paylaştıkça artar...Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir