Kategori arşivi: Diğer Yazılar

Çocuğun Yurt Dışına Çıkarılmasının Engellenmesi

DAVA : Taraflar arasındaki “velayet ve iştirak nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5. Aile Mahkemesi’nce velayete ilişkin asıl davanın reddine ve iştirak nafakasına ilişkin karşı davanın ise kabulüne dair verilen 27.04.2010 gün ve 2009/427 E., 2010/574 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 05.07.2011 gün ve 2010/16826 E., 2011/11499 K. sayılı ilamı ile;

( … 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-davalı babanın temyiz itirazları yersizdir.

2- Davalı-davacı kadının temyiz isteminin incelenmesine gelince;

bebek-ucus-esas-1Velayeti davalı-davacı annede bulunan 7.12.2005 doğumlu M. ile davacı-davalı baba arasında her hafta sonu Cumartesi günü saat 09.00’dan Pazar günü saat 18.00’e kadar kişisel ilişki kurulması küçüğün yaşı itibarıyla eğitimini, bedeni ve fikri gelişimini olumsuz yönde etkileyeceği gibi çocuğun yurtdışına çıkarılmasının yasaklanması davalı-davacı annenin velayet görevini yerine getirmesine engel oluşturur. Açıklanan yönler gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır… ),

Gerekçesiyle hüküm velayet yönüyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; velayet yönünden mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Asıl dava, velayet; karşı dava ise, iştirak nafakası isteğine ilişkindir.

Davacı-karşı davalı ( baba ) vekili, müvekkili ile davalının evlilik dışı ilişkilerinden dünyaya gelen M.’i, davacı babanın tanıyarak kendi soyadını verdiğini, M.’in anne yanında olması nedeniyle küçüğün ahlaki ve diğer birçok yönden iyi yetişmeyeceğini, müvekkilinin yaşam şartlarının çok iyi olduğunu belirterek, küçük M.’in velayetinin müvekkiline verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı-karşı davacı ( anne ) vekili, davacının iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirterek, asıl davanın reddi ile müşterek çocuk için 500,00 TL iştirak nafakasına hükmedilmesini karşı dava ile talep etmiştir.

Dosya kapsamından; tarafların

  • evlilik dışı ilişkilerinden 07.12.2005 doğumlu M. adında bir kız çocuğu sahibi oldukları,
  • davacı babanın çocuğu 09.06.2006 tarihinde tanıyarak nüfusuna kaydettirdiği,
  • davacı babanın daha sonra 2007 yılında bir başka bayanla evlendiği ve bu evliliğinden henüz çocuğunun bulunmadığı,
  • davalı annenin yabancı ülke vatandaşı olduğu anlaşılmaktadır.

Ayrıca, yargılama aşamasında mahkemece ara kararı ile

  • küçük çocuk M. ile davacı babası arasında kişisel ilişki kurulmasına ve
  • küçük çocuğun yurtdışına çıkışının yasaklanmasına karar verilmiştir.

Mahkemenin, … müşterek çocuk M. T.’in yurt dışına çıkış yasağının karar kesinleştikten sonra da devamına dair verdiği kararın, taraf vekillerinin temyizleri üzerine, Özel Dairece iştirak nafakasına ilişkin kısmı onanmış; ancak kişisel ilişki yönünden yukarıda belirtilen nedenlerle hüküm bozulmuştur.

Mahkemece;

  • her hafta çocukla kişisel ilişkinin çocuğun gelişimini olumsuz etkileyeceğinin söylenemeyeceği,
  • uzmanların Türk Hukuku’nda düzenlenmeyen ‘birlikte velayet taraftarı olduğu,
  • sık ilişkinin buna hizmet edeceği,
  • annenin yabancı olup çocuğu yurt dışına çıkarıp bir daha getirmeyebileceği” gerekçeleriyle kişisel ilişki yönünden önceki kararda direnilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu’nun önüne gelen uyuşmazlık;

…Çocuğun yurtdışına çıkarılmasının yasaklanması kararının, annenin velayet görevini yerine getirmesine engel oluşturup oluşturmayacağı;

Burada varılacak sonuca göre, yerel mahkemece, kişisel ilişkinin düzenlenmesine ilişkin hükmün yerinde olup olmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Bu noktada, yerel mahkemenin direnme gerekçelerinin ayrı ayrı değerlendirilmesinde yarar vardır.

Yurt dışına çıkış yasağı yönünden yapılan değerlendirmede;

Müşterek çocuğun anne tarafından yurt dışına kaçırılabileceği endişesiyle yurt dışına küçüğün çıkışının yasaklanması, anneye ait olan velayet görevini aksatması yanında sürekliliği itibariyle de 1982 Anayasası’nda düzenlenen ve temel hak niteliğinde olan seyahat özgürlüğüne aykırıdır ( m.23 ).

Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla belirli bir süre ile sınırlanabilir ( m.13 ).

Anayasa’nın 23. maddesine göre, ilke olarak seyahat özgürlüğünün sürekli olarak sınırlandırılması mümkün değildir. Bu özgürlük ancak, çocuğun korunması amacıyla tedbiren geçici bir süre sınırlandırılabilir.

Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ( İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ) Ek 4 No’lu Protokol’ün ( 1968 ) “bir devletin ülkesi içinde seyahat özgürlüğü ve ülkesinden ayrılma özgürlüğü” başlığını taşıyan 2. maddesinin ikinci fıkrasında; “Herkes kendi ülkesi dahil herhangi bir ülkeden ayrılmakta özgürdür.>

Aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise; “Bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik veya kamu güvenliği yararına, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın korunması için veya başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli ve yasaya uygun kısıtlamalardan başka hiçbir kısıtlama getirilemez.” ( Harrıs/O’boyle/Warbrıck: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Çevirenler: Mehveş Bingöllü Kılcı-Ulaş Karan, Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerinin Güçlendirilmesi Ortak Projesi, Avrupa Konseyi-Ankara 2013, Sahife:762 ) denilmek suretiyle seyahat özgürlüğü, garanti altına alınmıştır.

Somut olayda, annesi yabancı ülke uyruklu ancak kendisi Türk Vatandaşı olan küçük çocuğun yurt dışına çıkışını ve dolayısıyla seyahat özgürlüğünü yasaklamayı gerektirecek yasal koşulların bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır. T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2012/2-799 K. 2013/389 T. 20.3.2013

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu

Özel Hayatın Gizliliği İhlal Suçu

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 134. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:

(1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, (Değişik ibare: 6352 – 2.7.2012 / m.81/a) “bir yıldan üç yıla kadar hapis” cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, (Değişik ibare: 6352 – 2.7.2012 / m.81/a) “verilecek ceza bir kat artırılır”.

(2) (Değişik: 6352 – 2.7.2012 / m.81/b) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu şikayete tabidir.
Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu şikayete tabidir.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Yargıtay Kararları

  • mağdurun, doktor olarak çalıştığı özel hastanede farklı kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği esnada gizlice kaydettiği görüntüleri bilgisayarına depoladığı ve 2010 yılı içerisinde arızalanan bilgisayarının tamiri için sanık …’ın çalışmakta olduğu firmayla anlaştığı, sanık …’ın mağdura ait bilgisayarı tamir ederken, mağdurun cinsel içerikli görüntülerini fark edip, kişisel hard diskine bu görüntüleri kopyaladığı ve adı geçen sanığın firmadan ayrıldığı 2012 yılında, arkadaşları olan diğer sanıklar … ve … ile fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek, mağdurdan görüntüleri iade etme karşılığında para talep edip, aksi takdirde görüntüleri yayacakları tehdidiyle mağdura şantaj yaparak, söz konusu görüntüleri CD’ler halinde çoğalttıkları ve sanıkların 15.6.2012 günü kolluk görevlilerince yakalandıkları olayda… YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E. 2015/5128 K. 2016/10207 T. 15.6.2016 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • Sanığın mağdureyle sevişirken onun rızasıyla çektiği görüntüleri, sonradan rızası dışında alıkoymaya devam etmesi ve yine yağma suçunu işlerken “ben geçimimi senin gibi orospulardan sağlıyorum” demek suretiyle, özel hayatın gizliliğini ihlal ve hakaret suçlarını işlediği, ele geçen telefon görüntüleri, mağdurenin aşamalardaki anlatımı ve sanığın yakalanma biçimiyle sübuta erdiği gözetilmeden … YARGITAY 6. CEZA DAİRESİ E. 2013/30189 K. 2016/2019 T. 9.3.2016 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • Sanığın, katılanlardan …’nin isim, soyisim ve fotoğrafını kullanarak katılan adına facebook sayfası açtığı, daha sonra bu sayfadaki profil isimlerini değiştirerek katılanların ev içerisinde dekolteli kıyafetleriyle çekilmiş özel hayata ilişkin fotoğraflarını yayınladığı, farklı mail adreslerinden katılanlarla yazışmalar yaptığı olayda; katılanların beyanları, bilirkişi raporları, kamera kayıtları ve tüm dosya kapsamı dikkate alındığında, mahkemece, sanığın eylemlerinin sabit kabul edilmesinde ve katılanların fiziksel mahremiyetini içeren görüntülerini facebook sosyal paylaşım sitesinde yayınlayan sanık hakkında, TCK’nın 134/2.maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan hüküm kurulmasında bir isabetsizlik görülmemiş olup,YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E. 2016/489 K. 2016/3723 T. 9.3.2016 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • sanığın, olay sırasında kendisinin önüne çıkan köpekten korkması nedeniyle müşteki ve katılana ait evin bahçesine girdiğine dair tevil yollu ikrarını içeren suçtan kurtulmaya yönelik savunması dikkate alındığında, sanığın, sabit olan müşteki ve katılanın evlerinin yatak odasının penceresinden bakma eyleminin kişilerin huzur ve sükunun bozma suçunu değil, TCK’nın 134/1-1.cümlesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu gözetilerek sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, YARGITAY
    12. CEZA DAİRESİ E. 2015/2312 K. 2015/15366 T. 14.10.2015 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • sanığın, ölen sanık E. ile katılanın cinsel ilişki anına ait görüntülerini, katılanın rızası dışında tanık İ.’e izletmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın, katılanın özel görüntüsünü temin edip, onun rızası dışında ifşa ettiği anlaşılmakla, katılan ve tanık İ.’in beyanları ve tüm dosya kapsamından, sanığın sübut bulan eyleminin TCK’nın 134/2-1. maddesinde tanımlanan özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğunun kabülünde bir isabetsizlik görülmediğinden, YARGITAY E. 2015/1519 K. 2015/12946 T. 9.9.2015 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • Sanığın, katılanın başka erkeklerle birlikte yürürken fotoğraflarını çekme eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 134/1-2. cümlesinde düzenlenen özel hayata ait görüntüleri kaydetme suçunu oluşturduğu, ancak; bahse konu fotoğrafların sanığın oğlu ile katılan arasında görülen boşanma dosyasına delil olarak sunulması eyleminde, sanığın, oğlu ile gelini arasında görülen boşanma davasındaki katılanın oğluna karşı sadakat yükümlülüğünü yerine getirmediği iddiasını ispatlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket ettiği bilinciyle hareket etmediği anlaşılmakla, sanığın özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan beraatine karar verilmesi gerekirken,YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E. 2015/81 K. 2015/7817 T. 11.5.2015 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • Mağdurun fiziksel mahremiyetine dair sütyensiz yarı çıplak resimlerini, onun bilgisi ve rızası dışında ifşa eden suça sürüklenen çocuğun eyleminde T.C.K.nın 134/2. maddesinde tanımlanan özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun yasal unsurlarının oluştuğu; ayrıca, 14 yaşındaki mağdurun, cinsel arzuları tahrik ve istismar eden, toplumun sahip olduğu ortak edep duygularıyla yerleşik edep kurallarını incitici nitelikteki müstehcen görüntülerini, mağdurun facebook hesabı üzerinden yayımlayan suça sürüklenen çocuğun 5237 Sayılı T.C.K.nın 226/5. maddesinde tanımlanan müstehcenlik suçunu da işlediği, bir fiiliyle birden fazla farklı suçun oluşmasına neden olan suça sürüklenen çocuğun, 5237 Sayılı T.C.K.nın 44. maddesi gereğince, daha ağır cezayı gerektiren müstehcenlik suçundan cezalandırılması, özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan ise hüküm kurulmasına yer olmadığına karar verilmesi gerekirken, YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E. 2014/19535 K. 2015/4333 T. 9.3.2015 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • Sanıkların karı koca oldukları, müştekilerinde, sanıklardan Y.’in kız kardeşi oldukları, olay günü sanıkların birlikte hareket ederek, evlerine halı yıkamak için gelen mağdurların kıyafetlerini değiştirirken görüntülerini kayda almak için yatak odalarına gizlice kamera kaydı yapacak şekilde dizüstü bilgisayarı kullanarak düzenek kurdukları, mağdurların kıyafetlerini değiştirdikleri sırada, mağdurların çıplak görüntülerini kayda almaları şeklinde gerçekleşen olayda, dosya kapsamı, sanıkların savunmaları, mağdurların anlatımları ve fezleke ekinde yapılan tespitler dikkate alındığında, her iki sanığın eylem birliği içerisinde hareket ederek düzenek kurdukları anlaşıldığından, mahkemece her iki sanığın eylemlerinin sabit görülmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından, YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E. 2014/22101 K. 2015/2153 T. 9.2.2015 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu
  • Sanıkların, mağdurla arkadaşlık kurdukları ve mağdurun, internet ortamından rızası ile gönderdiği çıplak fotoğraflarını flash diske kaydedip, babası M. ‘ye vermek suretiyle ifşa ettiklerinin iddia edildiği olayda; mağdurun, cinsel ve fiziksel mahremiyetine ilişkin çıplak görüntüleri kişisel veri kapsamında değerlendirilemeyeceğinden, eylemin, kişisel verilerin kaydedilmesi suçunu değil, TCK’nın 134/1. maddesinin 2. cümlesi ve 134/2. maddesine uyan özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarını oluşturacağı,YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E. 2014/11530 K. 2015/584 T. 19.1.2015
  • Ankara boşanma avukatı yazılarımıza da göz atabilirsiniz.

İhtiyati Tedbir

İhtiyati tedbir geçici hukuki koruma başlığı altında düzenlenmiş olup, bu kavram daha önce doktrinde sıklıkla kullanılmakla birlikte sistematik ve ayrıntılı bir biçimde yasal düzeyde ilk defa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 389-406. maddeleri arasında “Geçici Hukuki Korumalar” ana başlığı altında ve iki bölüm halinde düzenlenmiştir.

Birinci bölüm “ihtiyati tedbir”, ikincisi ise “delil tespiti ve diğer geçici hukuki korumalar” alt başlıkları altında ifade edilmiştir.

Dava; Anayasanın 36 maddesi ile “hak arama” hürriyeti kapsamında herkese tanınmış, olan temel bir hukuki koruma ve korunma yöntemidir.

Dava yönteminin yasalarla önceden belirlenmiş bir süreci vardır ve bu süreç de ayrıntılı bir incelemeyi gerektirir. Bu süreçlerin tamamlanması aşamasında, hakkın özünün zarar görmemesi için geçici hukuki korumalara hep ihtiyaç duyulmuş ve bu konudaki gereklilik gün geçtikte önem kazanmaktadır.

Bazen geçici tedbir taleplerinin karşılanması, asıl yargılamanın önüne geçmektedir.

Bu bağlamda gerek davadan önce gerekse dava sırasındaki geçici hukukî korumalar, kişilerin haklarının korunması bakımından ve özellikle hak arama hürriyetinin etkin olarak gerçekleşmesi bakımından hayati bir misyona sahiptir.

Diğer bir ifadeyle, hukukî korunma talebini günümüzde, hak arama hürriyetinin en etkin bir “unsuru”, “enstrümanı” ya da “ayrılmaz bir parçası” olarak tanımlanabilir.

Bir hukuk devletinde herhangi bir hakkın anayasalarla salt tanınmış olması yeterli olmayıp, bunun yanında devlete bu hakların etkin kullanılması ve kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılması bakımından bir takım pozitif ödevler yüklenmiştir.

Bu pozitif yükümlülüğün bir gereği olarak devletin sadece yalın olarak hak arama ve hukukî korunma yollarını düzenlemesi ve bunları yürürlükte tutması yeterli değildir.

Çağdaş devletler; aynı zamanda bu yolların etkinliğini sağlamak amacıyla verilecek kararların uygulanabilir olması için gerekli önlemleri almak, hukukî korunma ihtiyacını etkin karşılayabilmek için gerekli kuralları koymak, gerekli kurumları oluşturmak ve tüm bunları uygulamak, uygulatmak ve uygulamayı izleyerek gerekli önemleri almak gibi yükümlülükleri de yerine getirmelidir.

Bu nedenlerle, geçici hukukî koruma başlığı altında akla gelen ilk yöntemlerden birisi ihtiyatî tedbirdir. Bunun yanında para alacaklarına ilişkin takibin sonucunun güvence altına alınabilmesi için başvurulan ihtiyatî haciz, delillerin korunması için delil tespiti gibi birçok hukuki koruma yöntemine ilişkin HMK’da hükümler yer almıştır.

Bunun dışında birçok özel kanunda farklı geçici hukukî koruma yöntemlerine de yer verilmiştir: Bunlar arasında, aile hukukuna ilişkin geçici hukukî korumalar, önleyici tedbir, koruma önlemleri ve aile ilişkilerinin geçici düzenlenmesi gibi farklı geçici hukukî korumalar sayılabilir.

Geçici Hukuki Koruma Kararlarına Karşı Yasa Yolları:

İhtiyati tedbire karşı kanun yoluna başvuru imkânı HMK ile getirilmiş, yeni müessesedir. Buna göre, ihtiyati tedbir taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü halinde itiraz üzerine verilen kararlara karşı istinaf yoluna başvurabilme olanağı getirilmiştir (m. 341/1).

1.İhtiyati Tedbir Talebinin Kabulü Halinde İtiraz

İhtiyati tedbir talebinin kabulü halinde 394. madde hükmü uygulanacaktır. HMK m. 394/f. 1 ve f. 4 HUMK m. 107 ve m. 108’de yer alan hükümlere paralel olarak yeniden düzenlenmiş hali iken diğer fıkralar HUMK’da yer almayan yeni hükümlerdir.

Kendisi dinlenilmeden tedbir kararı verilmesi üzerine karşı taraf tedbirin şartlarına, mahkemenin yetkisine veya teminata ve tedbirin uygulanması sonucunda menfaati açıkça ihlal edilen 3. kişiler tedbirin şartlarına ve teminata bir dilekçe ile itiraz edebilirler.

Bu itirazın süresi bir hafta olup aleyhine ihtiyati tedbir kararı verilen taraf, tedbirin uygulanması sırasında hazır bulunuyorsa tedbirin uygulanmasından itibaren, hazır bulunmuyor ise tedbirin uygulanmasına dair tutanağın kendisine tebliğinden itibaren; 3. kişiler ise ihtiyati tedbiri öğrenmelerinden itibaren bir hafta içinde itiraz edebilir (m. 394/2, 3).

İhtiyati tedbire itiraz, tedbir kararını veren mahkemeye bir dilekçe ile yapılır. İtiraz eden, itiraz sebeplerini açıkça göstermek ve itirazının dayanağı olan tüm delilleri dilekçesine eklemek zorundadır.

İtiraz üzerine mahkeme, ilgilileri dinlemek üzere davet eder. Gelmedikleri takdirde dosya üzerinden inceleme yaparak kararını verir. Yapılan itiraz üzerine mahkeme vermiş olduğu tedbir kararını değiştirebilecek ya da kaldırabilecektir (m. 394/4). İtiraz kural olarak tedbirin icrasını durdurmaz, ancak mahkeme tarafından tedbirin icrasının durdurulmasına karar verilebilir (m. 394/1, c. 2).

Bu durumda, HMK m. 394/f. 5 uyarınca itiraz hakkında verilen karara karşı da kanun yoluna başvurulması mümkündür. Bu başvuru öncelikle incelenerek kesin olarak karara bağlanır. Ancak bu durumda da kanun yoluna başvurulmuş olması tedbirin icrasını durdurmaz.

2.İhtiyati Tedbir Talebinin Reddi

İhtiyati tedbir talebinin reddi hâlinde verilecek karara karşı kanun yoluna başvurulabilir (m.391/3, c. 1). Bu hüküm, mülga HUMK’da bulunmayan yeni bir düzenleme olup; bu tür bir başvurunun öncelikle incelenip kesin olarak karara bağlanacağı öngörülmektedir.

Bu düzenlemeyle kanun yolunun açılmış olması ile, ihtiyati tedbir kurumunun kötüye kullanılmasının, farklı mahkemelerce aynı konularda farklı kararların verilmesinin ve bu kararların denetim dışı kalması gibi birçok sakıncanın önüne geçilerek ihtiyatî tedbir konusunda, daha sağlıklı kararların verilmesi ve yeknesaklığın sağlanması amaçlanmıştır.

Kanun yoluna başvuru hâlinde, ihtiyatî tedbirin özelliği gereği, bu başvuru öncelikle incelenecek ve inceleme üzerine verilen karar da kesin olacaktır (m. 391/3, c. 2).

Hukuk Muhakemeleri Kanunu öncesinde ilk derece mahkemelerince verilen geçici hukuki koruma kararlarına karsı kanun yoluna başvurulup başvurulamayacağı konusunda genel ve yeknesak bir düzenleme bulunmamaktaydı.

Bu nedenle, bu konu doktrinde her bir geçici hukuki koruma türü (örneğin ihtiyati haciz, ihtiyati tedbir, delil tespiti) bakımından incelenmekte ve tartışılmaktaydı.

Bununla birlikte HMK. m. 341 hükmü bu tartışmalara son noktayı koymuş ve bu kararlara karşı istinaf yolunu açmıştır.

Zira HMK’nun “istinaf yoluna başvurulabilen kararlar” başlığını taşıyan m. 341 (1) hükmüne göre; “ilk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü halinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karsı istinaf yoluna başvurulabilir”.

Şu halde, Hukuk Muhakemeleri Kanunu bakımından, tüm geçici hukuki koruma kararları değil, sadece ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları ile, bu taleplerin kabulü halinde itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yolu acık olacaktır.

Buna karşılık, Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 362 (1)- f hükmünde, istinaf (bölge adliye) mahkemesinin geçici hukuki korumalar hakkında verdiği kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulamayacağı açıkça öngörülmüştür.

Miras Taksim Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları

Taşınmazın elbirliği mülkiyetine konu olması halinde ortaklığın giderilmesi geçerli bir paylaşma ( taksim sözleşmesi ) sözleşmesine dayanılarak isteniyorsa bu şekilde açılmış davanın reddine karar verilmelidir.

Zira bu gibi durumlarda taksim sözleşmesine göre tescil davası açılması gerekir.

Taksim sözleşmesi (paylaşma sözleşmesi) geçerliliği bütün mirasçıların katılmış olmasına ve yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu ( TMK )’nun Paylaşma Sözleşmesi başlıklı 676.maddesinde:

“Mirasçılar arasında payların oluşturulması ve fiilen alınması veya aralarında yapacakları paylaşma sözleşmesi mirasçıları bağlar.

Paylaşma sözleşmesiyle mirasçılar, tereke mallarının tamamı veya bir kısmı üzerindeki elbirliği mülkiyetinin miras payları oranında paylı mülkiyete dönüştürülmesini de kabul edebilirler.

Paylaşma sözleşmesinin geçerliliği yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır.”

denilmiştir.

Maddeden açıkça anlaşılacağı üzere taksim sözleşmesi yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli kabul edilemeyecektir.

743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi ( TKM )’nin 611.maddesinde de Taksim Sözleşmesinin yazılı yapılması gerektiği hususuna vurgu yapılmıştır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davaya konu taşınmazların davacı ve davalıların ortak murisleri İ. ve F. adlarına kayıtlı olduğu dosyada bulunan tapu kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Taraflarca dosyaya 14.7.2008 tarihli Sözleşme başlıklı adi yazılı bir belge sunulmuş ve davaya konu taşınmazların bu sözleşme gereğince mirasçılar arasında fiilen taksim edildiği ve taksime göre herkesin kendisine ait yeri kullandığı ileri sürülmüştür.

Mahkemece de, davacı ve davalılardan bir kısmının beyanlarına değer verilerek taşınmazların mirasçılar arasında fiilen taksim edildiği gerekçesi ile ret kararı verilmiştir. gayrimenkul davasına bakan avukatlar

Geçerli bir miras taksim sözleşmesinden bahsedebilmek için:

1.taşınmazın tüm paydaşlarının katılımı ile

2.yazılı bir belgenin düzenlenmesi gerekmektedir.

10.12.1952 gün ve 1950/2 E., 1952/4 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da aynı yöne işaret edilmiştir. Bu şekilde hazırlanmış geçerli bir miras taksim sözleşmesinin bulunması durumunda paydaşlar bu belgeye dayanarak tapu iptali ve tescil talebinde bulunabileceklerinden ortaklığın giderilmesi davası açmalarında hukuki yararları olmayacaktır.

Eldeki davadaki taksim sözleşmesinin incelenmesinde; sözleşmenin tüm mirasçıların katılımı ile düzenlenmediği ve tamamı tarafından imzalanmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Esasen bu husus yerel mahkeme ile özel daire arasında uyuşmazlık konusu da değildir.

Bu durumda, yukarıda bahsedilen ilkelere göre, geçerli bir miras taksim sözleşmesinden söz edilemeyeceğinden mahkemece işin esasının incelenip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, taşınmazların fiilen taksim edildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2012/6-1512 K. 2013/704 T. 15.5.2013

Önalım Hakkını Kullanmayı Önlemek İçin Trampa Yapılması

Dosya içeriği ve belgelerden;

  • davacıların dava konusu 127 parsel sayılı taşınmazda paydaş oldukları,
  • davalı B. K. tarafından 15.5.2006 tarihinde 127 parseldeki 1245/34800 payın F. A.’dan 13.000 YTL bedelle satın alındığı;
  • 28.7.2006 gün, 12106 nolu akitle saat 14.45’te B. K.’nin bu payını vekili M. T. aracılığı ile davalı A. Y.’ye ait 27521 ada 1 parseldeki 29/7435 pay ile trampa ettiği;
  • aynı gün saat 15.06’da 28.7.2006 gün, 12112 nolu akitle Karakusunlar Mahallesi’nde bulunan 27521 ada 1 nolu parselin 29/7435 payını B. K.’nin, vekili M. T. aracılığı ile 2.200 YTL bedelle T. 03.04.2013 Özgeç’e sattığı,
  • davalı A. Y.’nin bundan sonra 127 parsel sayılı taşınmazda; 8.6.2007 gün, 9974 nolu akitle S. E.’ye ait 1242 /34800 payı 9.000 YTL bedelle ; 26.10.2007 gün, 19111 nolu akitle M. M. adına kayıtlı 1230/ 34800 payı 21.500 YTL bedelle; 28.11.2007 gün, 21545 nolu akitle 617/34800 payı Y. S.’den 11.008,92 YTL bedelle; 616/34800 payı S. S.’den 10 991,08 YTL bedelle ; son olarakta 14.1.2008 gün, 639 nolu akitle davalı Ç. P.’nin 83/2320 payını 70 000 YTL bedelle satın aldığı ve
  • taşınmazda toplam 416/2320 payının bulunduğu,
  • 14.11.2007 tarihinde de ortaklığın giderilmesi davası açtığı anlaşılmaktadır.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 732.maddesi uyarınca, önalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkını verir.

Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. gayrimenkul davasına bakan avukatlar

Paydaşın paydaşa satış yapması halinde ise önalım hakkı kullanılamaz. Ayrıca satış dışındaki işlemlerde de önalım hakkı doğmaz.

Ne var ki, satış dışındaki pay edinimlerinde muvazaa iddiası ileri sürülebilir. İşlemin tarafı olmayan paydaşlar bu iddiayı her türlü delille kanıtlayabilirler.

Davacılar, davalı A.’nın baştan beri taşınmazın tamamına malik olabilmek amacıyla davalı B. el ve işbirliği içerisinde hareket ederek pay aldığını, gerçekte satın almasına rağmen önalım hakkını kullanmalarını önlemek için muvazaalı olarak işlemi trampa olarak gösterdiğini ileri sürmüşlerdir.

Dava konusu taşınmazda öncelikle dava dışı F. A., 3.şahıs konumunda olan davalı B.’ye diğer paydaşlara usulüne uygun bir bildirim yapmaksızın 15.05.2006 tarihinde 13.000 YTL bedelle pay satmıştır.

B. K. Ankara Lodumlu ( Beytepe Köyü ) Köyü ( Çayyolu’nda ) bulunan 415 m2 miktarlı 8.500 YTL bedel gösterilen bu payı kısa bir süre sonra 28.07.2006 tarihinde vekili M. T. aracılığı ile saat 14.45 itibariyle davalı A.’ya ait Karakusunlar mevkiindeki 27521 ada 1 nolu parseldeki 29 m2 imar planında ilkokul alanı olarak ayrılan ve akitte 2200 YTL bedel gösterilen paylı mülkiyete tabi bir taşınmazla trampa etmiş, trampaya konu yeri de aynı gün saat 15.06’da vekili aracılığı ile T. 03.04.2013Özgeç adlı kişiye satmıştır.

Alınan bilirkişi raporunda trampaya konu 127 nolu parseldeki 415 m2 taşınmazın değerinin işlem tarihinde 51.875 TL; 1 nolu parselin trampaya konu 29 m2 olan kısmının değerinin ise 17.400 TL edeceği belirtilmiştir.

Görüldüğü üzere trampaya konu taşınmazlar hem mevkii, hem miktar, hem de değer itibariyle denk değildir.

Davalı B. tarafından trampada karşılık olarak alınan yer imar planında ilkokul alanı olup, başkaca paydaşları da bulunmaktadır. Taşınmaz satılıp parası alınabilecekken, bu çeşit bir trampa yoluna gidilmesi hayatın olağan akışına uygun düşmez.

Davalı A. trampa yolu ile pay edindikten sonra taşınmazda diğer bir kısım payları da satın alarak, sonuçta 413/2320 payın sahibi olmuştur.

Somut olayda; satış olarak yapılacak bir işlemin trampa olarak gerçekleştirildiği ve trampaya konu taşınmazın trampa işleminden 21 dakika sonra müşteri bulunarak satılması trampanın gerçek olmayıp muvazaalı olduğunu göstermektedir.

Ayrıca trampaya konu taşınmazların bedelleri arasındaki oransızlık, davalının trampadan sonra başka paylar alıp, daha sonra ortaklığın giderilmesi davası açması da bu hususu doğrular niteliktedir.

Öte yandan, dinlenen davacı yan tanıkları, taşınmazın bir kısım paydaşlarının paylarını satmaları için doğrudan veya dolaylı olarak maliklerin rahatsız edilip, payların satışı konusunda manevi baskı altında tutulduklarını bildirmişlerdir. Tanık beyanları da taşınmazdaki payların davalı A. tarafından toplandığını göstermektedir.

Gerçekte satış olan işlemin sırf diğer paydaşların önalım hakkını kullanmalarının engellenilmesi için trampa olarak gösterilmesi halinde kanunun dolanılması söz konusu olur ki, bu hususu kanun korumaz.

Öyle ise, yerel mahkeme direnme kararı gerekçesinde de belirtildiği üzere, davalı A. tarafından, taşınmazda trampa yolu ile pay edinimi muvazaalı olup, gerçekte satış işlemi ile pay edindiği ve davacı yan yönünden önalım hakkının var olduğu kabul edilmelidir.

Yerel mahkemenin direnme kararı bu yöne ilişkin olarak yerindedir. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2012/6-858 K. 2013/427 T. 3.4.2013

Tespit Davası Nedir?

Bir hukuki ilişkinin varlığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunuyorsa, bu uyuşmazlık tespit davası yoluyla giderilebilir.

Davacının bir hukuki ilişkinin varlığı, yokluğu veya içeriğinin belirlenmesi hakkında tespit hükmü elde etmek için açtığı davaya tespit davası denir. gayrimenkul davasına bakan avukatlar

Tespit davasıyla davalı bir şeyi yapmaya veya bir şeyden kaçınmaya mahkum edilmez, sadece taraflar arasındaki hukuki ilişkinin varlığı veya yokluğu, ya da tereddütlü olan içeriği tespit edilir.

Tespit davası; mülga 1086 Sayılı H.U.M.K.nda açıkça düzenlenmiş değildi. Fakat bazı tespit davalarını düzenleyen özel kanun hükümleri bulunmaktaydı ( M.K.m.25; İ.İ.K.m.69, II, m.72, m.89, III; H.U.M.K.m.519; 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri K. m. 15, III.m.67, II; TK m.58/a; 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt K.m.46 ).

Türk Öğretisinde ve Yargıtay uygulamalarında istikrarlı şekilde caiz olduğu belirtilen tespit davaları 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ nun 106. maddesinde: ” ( 1 ) Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir.

( 2 ) Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır.

( 3 ) Maddi vakıalar, tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu madde hükmüne göre; bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut da bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesini hedefleyen davalara tespit davası denir.

Tespit davası açan davacı, eda davasıyla inşai davalardan farklı olarak dava açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararının bulunduğu hususunu açıkça ortaya koymak, hukuki yararını ispatlamak zorundadır.

Maddi vakıalar tek başına tespit davasına konu yapılamaz; ancak bir hakkın yahut bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun belirlenmesi amacıyla tespite konu yapılabilir. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2013/7-670 K. 2014/423 T. 28.3.2014

İzalei Şuyu Davasında Tebligat Yapılamaması

Dava, ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir. HMK’nın 119/2. maddesi dava dilekçesinde eksiklik bulunması durumunda uygulanacak usul kurallarını düzenlemektedir:

” Dava dilekçesinin içeriği 

MADDE 119- (1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

a) Mahkemenin adı.

b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri.

c) Davacının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.

ç) Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.

d) Davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri.

e) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.

f) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.

g) Dayanılan hukuki sebepler.

ğ) Açık bir şekilde talep sonucu.

h) Davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası.

(2) Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde, hâkim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde dava açılmamış sayılır.

Dava konusu 26 adet taşınmaz olup bir kısım parsellerde tapu malikinin kimlik bilgilerinin düzeltilmesinin gerekli olduğu, bir kısım ortakların adreslerinin ise verilen sürede tespitinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. gayrimenkul davasına bakan avukatlar

Bu durumda mahkemece, tapuda malik olanların adres ve kimlik bilgilerinin nüfus ve tapu müdürlüğünden istenilmesi 7201 sayılı Tebligat Kanunundaki düzenlemeler gözetilerek öncelikle davalıların MERNİS’e kayıtlı adresleri araştırılarak buradaki adreslerine tebligat yapılması sağlanmalıdır.

MERNİS adresleri bulunamadığı takdirde:

  • adres araştırması yapılarak adres tespiti yoluna gidilmeli ve tespit edilecek adreslerine tebligat yapılmalı;
  • tüm bu araştırmalar ile de bir sonuca varılamadığı takdirde davalılara ilanen tebligat yapılmak suretiyle taraf teşkili sağlanmalıdır.

Mahkemece HMK’nın 119/2 maddesinin amir hükmüne aykırı olarak yazılı gerekçe ile dava dilekçesinde eksiklik nedeniyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Gayrimenkul Davalarına Bakan Avukatlar

Gayrimenkul davalarına bakan avukatlar dendiğinde öncelikle gayrimenkul kelimesinin anlamına bakılmalıdır. Gayrimenkul kelimesi Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelimedir. Arapça’daki nakil (taşımak) sözcüğünden türemiştir. Olumsuzluk önekiyle, taşınması mümkün olmayan anlamına gelir. Gayrimenkul kelimesinin eş anlamlısı taşınmazdır.

gayrimenkul-davalarina-bakan-avukatlar
Gayrimenkul davalarına bakan avukatlar

Gayrimenkul hukuku ise taşınmazlarla ilgili hukuki sorunları çözümler. Ortaklığın giderilmesi, tapu iptali ve tescil davaları, kat karşılığı inşaat sözleşmeleri, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri, kamulaştırma davaları, men’i müdahale davaları, ecrimisil davaları ile kat mülkiyetinden kaynaklanan davalar gayrimenkul hukuku alanına girmektedir. gayrimenkul davalarına bakan avukatlar

Ortaklığın Giderilmesi Davası

Taşınmaza ortak mülkiyet olarak sahip olan hissedarların mallarının aynen taksim edilmesi veya mahkemece satılarak bedellerinin hissedarlar arasında payları nispetinde paylaştırılmasına ortaklığın giderilmesi davası (izale-i şuyu) denir.

Tapu İptali ve Tescil Davaları

Genellikle mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapılan işlemler nedeniyle açılan bir dava türüdür. Muvazaa nedeniyle diğer mirasçılar aleyhine açılmaktadır.gayrimenkul davalarına bakan avukatlar

Yine vekalet görevinin kötüye kullanılması nedeniyle tapu iptali ve tescili davası açılabilir.

Tapu iptali ve tescili davası sahtecilik nedenine dayalı olarak da açılabilir.

Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinden Kaynaklanan Davalar

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, üzerine taşınmaz inşa edilecek arsanın %30 – %70’i arasındaki bir miktarının taşınmazın inşaası karşılığında müteahhite devredildiği sui generis, karma yapılı bir sözleşmedir.gayrimenkul davalarına bakan avukatlar

Elatmanın Önlenmesi Davaları

Elatmanın önlenmesi davaları bir kişinin adına olan taşınmazın haklı bir sebebe dayanmaksızın bir başka kişi tarafından kullanılması durumunda açılabilecek bir dava türüdür.gayrimenkul davalarına bakan avukatlar

Bilindiği üzere; T.M.K.’nun 683.maddesine dayalı elatmanın önlenmesi istekli davaların konusunu haksız eyleme dayalı tasarrufların oluşturduğu kuşkusuzdur. Eylem kimin tarafından yapılırsa, davanın ona yönelik olarak açılması ve sonucundan onun sorumlu tutulması asıldır. Taşınmazın bir başkası tarafından da tasarruf edilmesi ya da kullanıma sunulması o yeri haklı ve geçerli bir nedene dayalı olmaksızın tasarruf edenin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı da açıktır.

Öte yandan; 6100 Sayılı HMK’nun 297/2 maddesindeki düzenlemede “… taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” hükmüne yer verilmiştir. Anılan bu düzenleme karşısında uyuşmazlığın çözümlenmesine karar veren mahkemenin, davanın kanıtlanması durumunda infaza elverişli ve isteğe uygun karar vermesi kamu düzenini de ilgilendirmesi sebebiyle kendiliğinden göz önüne alınması da zorunludur.

Ecrimisil Davaları

Çalışan Kadının Nafaka Talebi

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/19162 K. 2016/11637
T. 13.6.2016
• ÇALIŞAN KADININ NAFAKA TALEBİ ( Sürekli ve Yeterli Gelirinin Bulunduğu Boşanma Sebebiyle Yoksulluğa Düşmeyeceği – Davalı Kadının Yoksulluk Nafakası İsteminin Reddedilmesi Gerektiği )
• BOŞANMA DAVASI ( Davalı Kadının Çalıştığı – Sürekli ve Yeterli Gelirinin Bulunduğu Boşanma Sebebiyle Yoksulluğa Düşmeyeceği/Davalı Kadının Yoksulluk Nafakası İsteminin Reddedileceği )
• YOKSULLUK NAFAKASI İSTEMİ ( Davalı Kadının Çalıştığı – Sürekli ve Yeterli Gelirinin Bulunduğu Boşanma Sebebiyle Yoksulluğa Düşmeyeceği/Davalı Kadının Yoksulluk Nafakası İsteminin Reddedilmesi Gerektiği )
4721/m. 166, 175
ÖZET : Dava, boşanma davasıdır.

Yapılan ekonomik ve sosyal durum araştırmasından davalı kadının çalıştığı, sürekli ve yeterli gelirinin bulunduğu, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşmeyeceği anlaşılmaktadır. Davalı kadının yoksulluk nafakası isteminin reddi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı erkek tarafından, 7.7.2015 tarihli ek karar ve asıl hüküm yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- )Davacı erkek 30.6.2015 tarihinde temyiz talebinde bulunmuş; mahkemece, temyiz talebinin süresinde olmadığından bahisle, 7.7.2015 tarihli ek karar ile temyiz talebinin reddine ve kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verilmiştir. Davacı, temyiz talebinin reddine dair ek kararı süresi içerisinde temyiz etmiştir. Davacı erkeğe gerekçeli kararın tebliği için çıkarılan mazbatada tebliğ memurunun adı ve soyadı ile görev ve sicil numarası gösterilmemiştir. Bu sebeple, davacı erkeğe gerekçeli karar tebliği usulsüzdür ( Teb. Kanunu m.23/9 ). Bu sebeple, mahkemenin 7.7.2015 tarihli ek kararın kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.

2- )Davacı erkeğin esasa yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

a- )Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı erkeğin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

b- )Yapılan ekonomik ve sosyal durum araştırmasından davalı kadının çalıştığı, sürekli ve yeterli gelirinin bulunduğu, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşmeyeceği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 175. maddesi koşulları kadın yararına oluşmamıştır. Davalı kadının yoksulluk nafakası isteminin reddi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda 1. bentte gösterilen sebeple 7.7.2015 tarihli ek kararın kaldırılmasına, gerekçeli karara yönelik temyiz itirazlarının ise yukarda 2/b bendinde gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin ise yukarda 2/a bendinde gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle, 13.06.2016 tarihinde karar verildi.

Mal Rejimi Sözleşmesinin İptali

Mal rejimi sözleşmeleri geçmişe yürümez. Bu nedenle yapılmış olan sözleşmenin bu maddesi geçerli değildir.


T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2012/13166 K. 2013/7003 T. 13.5.2013mi

evlilik_sozlesmesiDAVA : H. D. ile H. A. G. aralarındaki mal rejimi sözleşmesinin iptali, değer artış payı alacağı ve katılma alacağı davasının reddine dair K. 1. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nden verilen 17.09.2012 gün ve 446/408 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı H. D. vekili, eldeki dava ve birleşen dava dosyasına verdiği dilekçede, tarafların 1988 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde edinilerek davalı adına tescil edilen taşınmazların eşit ve ayın olarak paylaştırılmasını, boşanma davasının açılmasından birkaç gün önce müvekkilinin hastalığından yararlanarak ve traktör devri yapıldığını söyleyerek imzalattığı sözleşmenin geçersiz olması nedeniyle taraflar arasında düzenlenen K. 1. Noterliği’nce düzenlenen 02.04.2007 tarihli sözleşmenin iptali ile mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere 11.000 TL tazminatın dava tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalı H. A. G. vekili, davanın yersiz açıldığını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, K. 1. Noterliği’nce düzenlenen 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı düzenleme şeklindeki mal ayrılığı sözleşmesinin boşanma davasının açıldığı 09.04.2007 tarihinden önce düzenlendiği, noter huzurunda düzenlenmiş böyle bir sözleşmenin aksinin aynı kuvvette bir belge ile kanıtlanması gerektiği, davacının böyle bir belge sunamadığı gibi irade sakatlığı konusundaki davaların 818 sayılı BK.nun 31 ve 6098 sayılı TBK.nun 31. maddesi uyarınca 1 yıllık süre içerisinde açılması gerektiği ancak davanın maddede gösterilen süre içerisinde de açılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar, 14.04.1988 tarihinde evlenmişler, 10.04.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 03.05.2012 tarihinde kesinleşmesi üzerine boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı 10.04.2007 tarihinde sona ermiştir. (TMK. mad.225)

Tarafların evlendikleri tarihten 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı rejimi (743 sayılı TKM mad.170) bu tarihten sonra ise yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.(4722 sayılı Kanun’un 10. md.TMK.202 md.)

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, K. 1. Noterliği’nce düzenlenen 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı mal ayrılığı sözleşmesinin iptali ve mal rejiminin tasfiyesi isteğine ilişkindir.

Mahkemece, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş ise de verilen karar usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır. Mahkemece, 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı mal ayrılığı sözleşmesi esas alınarak taraflar arasındaki uyuşmazlık çözüme kavuşturulmuştur.

4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 10/1 maddesinde aynen “Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten (01.01.2002) önce evlenmiş olan eşler arasında bu tarihe kadar tabii oldukları mal rejimi devam eder. Eşler kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde başka bir mal rejimini seçmedikleri taktirde bu tarihten geçerli olmak üzere yasal mal rejimini (edinilmiş mallara katılma rejimi) seçmiş sayılırlar” denilmekte ve aynı Kanunun 10/3 maddesinde de “Şu kadar ki eşler yukarıda öngörülen bir yıllık süre içerisinde mal rejimi sözleşmesiyle yasal mal rejimini (edinilmiş mallara katılma rejimini) evlenme tarihinden (Yani geçmişe etkili olarak) geçerli olacağını kabul edebilirler.” hükmüne yer verilmektedir.

Bu iki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde eşlerin geçmişe etkili olmak üzere sadece yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimini seçebilecekleri açıktır.

Diğer bir ifade ile; eşler geçmişe etkili bir biçimde edinilmiş mallara katılma rejimi dışında gene kanunun tanıdığı başka seçimlik bir mal rejimini (mal ortaklığı, mal ayrılığı veya paylaşmalı mal ayrılığı rejimlerinden birini) evlenme tarihinden itibaren geçerli olmak üzere seçemez ve belirleyemezler.

Dolayısı ile varsa bile; böyle bir belirleme de yok hükmünde olup, kamu düzenine ilişkin bu sınırlama sözleşme serbestisi kurallarına dayanılarak aşılamaz.

TMK.nun 203. maddesinde “mal rejimi sözleşmesi, evlenmeden önce veya sonra yapılabilir. Taraflar istedikleri mal rejimini, ancak, kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilir, kaldırılabilir veya değiştirilebilir.” hükmüne yer verilmiştir.

Doktrinde; 4721 sayılı TMK.nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden sonra yapılan evliliklerde, eşlerin sonradan yapacakları bir mal rejimi sözleşmesi ile geçmiş etkili düzenleme getirmelerine yasal bir engel olmadığı ileri sürülmüş ve TMK.nun 203 maddesinde “….kanunda yazılı sınırlar içinde …” kavramının da buna engel oluşturmadığı görüşü belirtilmiş ise de, sözü edilen 203. maddedeki kavramın buna yasal bir engel oluşturduğu konusunda duraksamamak gerekir.

Çünkü aile hukukunda; tam ve sınırsız bir sözleşme serbestisi kabul edilmemiş, tam aksine özgür iradeye dayalı sözleşme serbestisinin sınırlı olarak kabul edildiği ve kullanıldığı görülmektedir.

Bu konuda en büyük yasal engel de, 4722 sayılı Kanunun 10/3. fıkrası olmaktadır. Bu nedenle, somut olayda taraflar yasal edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde mal ayrılığı sözleşmesi yapmak suretiyle sözleşmeyle seçilen rejimi geriye götürme olanağı bulunmamaktadır.

O halde; taraflar arasında K. 1. Noterliğince düzenlenen 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı mal ayrılığı sözleşmesine değer verilerek davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Mahkemece yapılacak iş; uyuşmazlığın tarafların evlendikleri tarihten 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı rejimi, (743 sayılı TKM mad.170) bu tarihten sonra ise edinilmiş mallara katılma rejimi (4722 sayılı Kanunun 10. md. TMK.202 md.) çerçevesinde çözüme kavuşturulması olmalıdır.

Bu bağlamda;

evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmazlara ait kayıt ve belgeler getirtilerek tasfiyeye ait mal varlığının belirlenmesi, taşınır ve taşınmaz malların edinme tarihlerinin ayrı ayrı tespit edilmesi, davacı ve davalının çalışma ve gelirlerine ilişkin kayıt ve belgelerin eksiksiz olarak istenilmesi, edinilen malların edinme tarihi itibarı ile toplam gelirinden tarafların sosyal statüleri ile konumlarına göre yapabilecekleri kişisel harcamaları ile kocanın 743 sayılı TKM’nın 152. maddesi uyarınca evi geçindirme yükümlülüğü uyarınca yapması gereken harcamalar çıktıktan sonra yapabilecekleri tasarruf miktarının ne olacağının belirlenmesi için konunun uzmanı bilirkişiden rapor alınması suretiyle dava konusu mal varlığının edinilmesine davacının kişisel gelirleriyle sağlayabileceği katkı miktarının saptanması, daha sonra toplam tasarruf miktarı kargısında davacı eşin katkı oranının bulunması, bulunan bu oranın dava konusu mal varlığının dava tarihindeki değeri ile çarpılarak varsa katkı payı alacağının tespit edilmesi ve ondan sonra uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesi gerekir.

01.01.2002 tarihinden sonra edinilen mal varlığı yönünden ise; bir eşin bütün mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilmesi gerekir.

Katılma alacağı bakımından talepte bulunan eşin çalışıp çalışmaması veya herhangi bir katkıda bulunup bulunmamasının bir önemi de yoktur.

4721 sayılı TMK.nun 202 ve devamı maddeleri gereğince kabul edilen yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan ve TMK’nun 202, 219, 222, 227, 229, 230, 231, 232, 235 ve 236. maddeleri gereğince açılan katılma alacağı ile değer artış payı alacağı isteğine ilişkindir.

Mahkemece, eklenecek değerlerden (TMK. m.229) ve denkleştirmeden (TMK. m.230) elde edilen miktarlarda dahil olmak üzere davalı kocanın edinilmiş mallarının (TMK. m.219) toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar ve varsa kişisel malları çıkarıldıktan sonra kalan artık değerin (TMK. m.231) yarısı üzerinden (TMK. m.236/1) tarafların kazanılmış hakları da dikkate alınarak davacının katılma alacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Mahkemece açıklanan bu yönler göz önünde tutulmadan davanın reddine karar verilmesi yerinde olmamıştır.

Davacı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK’nun 440/1 maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 21,15 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 13.05.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.