Etiket arşivi: ankara miras avukatı

miras paylaşımı, mirasçıdan mal kaçırma davaları, muvazaalı satış davaları, mirasın reddi davaları

Çekişmeli Boşanma Davası Nasıl Açılır?

Çekişmeli boşanma davası da anlaşmalı boşanma davası gibi, yetkili  mahkemeye verilecek iki nüsha boşanma talebini içeren dava dilekçesi ile açılır. Boşanma davası dilekçesinde zina, hayata kast, akıl hastalığı, şiddetli geçimsizlik (evlilik birliğinin temelinden sarsılması) gibi boşanma sebeplerinden en az biri bulunabileceği gibi birden fazla boşanma sebebi de gösterilebilir.Boşanma Davası Nasıl Açılır Boşanma davası kişiye sıkı sıkıya bağlı olan haklardandır, bu nedenle boşanma isteği kişinin bizzat talebine bağlıdır, dava sadece boşanmak isteyen kişi veya onun adına hareket etme yetkisine sahip olan avukatı tarafından açılabilir. Bu hak temsilci vasıtasıyla kullanılamaz, yahut boşanma davası açma hakkı mirasçılara geçmez. Bununla birlikte, 4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu açılmış boşanma davalarında davacının ölmesi halinde mirasçıların davaya devam edebileceğini, davalının ölmesi halinde ise davaya devam edilemeyeceğini kabul etmiştir. Kanun tarafından kabul edilen boşanma sebepleri ise zina, akıl hastalığı, suç işleme, haysiyetsiz hayat sürme, pek kötü muamele, onur kırıcı davranışlar, evlilik birliğinin temelinden sarsılması (şiddetli geçimsizlik) ve eşlerin boşanma konusunda anlaşması ve fiili ayrılık olarak kabul edilmiştir.

Boşanma talebini içeren sebepleri gösteren dava dilekçesi hazırlandıktan sonra Adliye içinde bulunan tevzi bürosuna gidilerek dava dilekçesi teslim edilir, dava için gereken harçlar ve diğer masraflar yatırıldıktan sonra dava açılmış olur.

İş Kazası Davalarında Ne Talep Edilebilir ?

iş kazası tazminat davası, iş kazası sonucu ölüm, iş kazasıyla yaralanma, iş kazasında haklar, iş kazası maddi, manevi tazminat, iş kazası davası, iş kazası iş göremezlik maddi zarar, iş kazası emsal karar, iş kazası kusur, iş kazası yargıtay kararı, iş kazasında yapılacaklar, iş kazası sayılan durumlar, iş kazası avukat, iş kazası bilirkişi

İş Kazası Sayılan Durumlar Nelerdir?

Sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada; işveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla; sigortalının işveren tarafından görev ile başka bir yere gönderilmesi yüzünden asıl işini yapmak için geçen zamanlarda; sigortalının işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere götürülüp getirilmesi sırasındaki hal ve durumların birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan olaya iş kazası denir.

İşveren, koruma önlemini almamış veya yasal yükümlülüklerini yerine getirmemiş ve bundan dolayı işçi zarara uğramışsa işveren bu zararı tazmin etmek zorundadır.

İş mahkemesinde işçi tarafından işveren aleyhine açılan maddi ve manevi tazminat davası ile ölüm meydana gelmişse destekten yoksun kalma tazminatının konusu hep bu iş kazası olmaktadır.

İş Kazası Davası Nerede ve Hangi Mahkemede Açılır?

İş kazası nedeniyle dava, işverenin ikametgahı mahkemesinde yahut işin yapıldığı yer mahkemesinde, iş kazasının olduğu yer iş mahkemesinde açılabilir.

İş Kazası Davasını Kim Açabilir ?

Kural olarak bu davaları zarar gören kişi açabilir.İş kazası sonucu ölen kişinin desteğinden yoksun kalan kişi veya kişiler de dava açabilir.

Manevi tazminat davasını sadece cismani zarara uğrayan kişiler açabilmektedir. Kişi bu davayı açmadan ölmüşse dava açma hakkı mirasçılara geçmez. Ancak kişi dava açmış ve sonra ölmüşse mirasçıları bu davayı takip edebilirler. İşçi iş kazası neticesinde hayatını kaybetmişse bu takdirde ilgililer kendi açılarından manevi tazminat talepli dava açabilirler.

İş Kazası Davası Kime Karşı Açılır?

İş kazası davası, zararlandırıcı olayın meydana gelişine sebep olan veya olanlara yöneltilir. Asıl olan önlem alma görevini yerine getirmeyen ve tam kusurlu olan kişiye husumet yöneltilmesidir.Bu kişi veya kişiler işveren,işverenin çalıştırdığı kişi veya aracı olan kişi olabilir. Zarara uğrayan tüm zararının tazminini bütün sorumlulardan birlikte veya sorumlulardan her birinden ayrı ayrı ya da bunlardan sadece birinden müteselsil sorumluluk sebebiyle isteyebilir.

İş Kazası Davası Ne Zamana Kadar Açılabilir?

Bu tür davalar 10 yıllık zaman aşımı süresine tabidir. Kural olarak zaman aşımı başlangıç tarihi zararlandırıcı olayın olduğu tarihtir. Eğer zararlandırıcı olay malüliyet artışı şeklinde artışlar göstermekteyse ortada yeni bir malüliyet surumu vardır ve bu artış tarihi de artışa ilişkin dava için zaman aşımı başlangıç tarihi olur.

İş Kazası Davasında Neler Talep Edilebilir?

İş kazasına uğrayan işçinin veya işçinin ölümü halinde onun hak sahiplerinin iş kazalarından dolayı açacakları davaların konusu , SGK tarafından sağlanan haklar ve menfaatler dışındaki zararların ödetilmesidir.

Bunlar maddi ve manevi zararlardır.

Maddi zararlar tedavi giderleri,çalışamamaktan doğan zarar, daimi iş görememezlik halinde ileride uğrayacağı zarar ve kaybı; işçinin kaza sonucunda ölümü halinde ise hak sahipleri destekten yoksunluk ile manevi üzüntülerinin dindirilmesine yönelik manevi tazminat talep edebilirler.

İş kazası tazminat davası hakkında detaylı bilgi almak için tıklayın. http://girginconsulting.com/is-kazasi-tazminat-davasi/

TRAFİK KAZASI MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 1975/5524 K. 1975/6910 T. 1.12.1975

DAVA : Taraflar arasındaki davadan dolayı ( Niğde 1. Asliye Hukuk Hakimliği )’nce verilen 10/03/1975 tarih ve 157/156 sayılı hükmün temyizen tetkiki davacılar avukatı tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildi anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacılar vekili, davalı ( M )’ye ait taksiyi kullanan diğer davalı ( Y )’nin tamamen kusurlu olarak yolun sağında duran kamyona çarparak davacıların eş ve babası ( H )’nin ölümüne sebep olduğu 178.200 lira maddi ve 4.800 lira manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı ( Y ), duruşma sırasındaki şifahi savunmasında, vasıtanın şoförü olmayıp olay günü davacıların ricası üzerine vasıtayı kullandığını ve kazanın vuku bulduğunu ileri sürmüştür.

Diğer davalıya tebligatlar yapılmış duruşmaya gelmemiş, hiç bir savunmada bulunmamıştır.

Mahkemece, davacıların ibraz ve ikame ettiği deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak cem’an 4.800 lira manevi tazminatın davalılardan tahsiline miras bırakanın müsteciri olduğu otelin işletmesini davacı eş üzerine aldığı için gelirinde ve sosyal yaşantısında bir eksiklik meydana gelmediğinden iki küçük çocuğu ile birlikte istedikleri destekten yoksun kalan tazminatının reddine karar verilmiştir.

Hüküm, davacılar avukatı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Borçlar Kanunumuzun 45. maddesinin 2. fıkrası hükmü ile tanzim edilen destekten yoksun kalmak tazminatı, “ancak doğrudan doğruya zarar görenin tazminat isteyebileceği” yolundaki kuralın, bir istisnasını meydana getirir. Olaydan doğrudan doğruya zarar gören ölen kimse olduğu halde, dolaylı olarak zarar görene de Alman Medeni Kanunu’nun 844, İsviçre Borçlar Kanunu’nun 45/3 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 45/2. maddesi hükmü ile bu hak tanınmıştır.

Alman Medeni Kanunu’nda, ölenin halen veya ileride nafaka mükellefi olması şartı konmuş, buna mukabil İsviçre ve Türk Borçlar Kanunlarında böyle bir şart aranmamış ölenin fiilen veya ileride vuku bulacağı kuvvetle umulan yardımından yoksun kalmış olmak, yeterli sayılmıştır.

Destekten yoksun kalma tazminatını talep hakkı, ölenden intikal eden bir hak değildir. Bu hak, yardımdan yoksun kalanların kendi şahıslarına bağlı bir haktır.

Bu talep hakkının sağladığı tazminat da, Borçlar Kanununun 41, 45/1, 47, 48, 55, 56, 58 ve diğer maddelerinde düzenlenen tazminat veya Ceza Hukukunda verilen ceza gibi, ölüme sebebiyet verme olayının hukuki veya cezai bir müeyyidesi de değildir.

Bu tazminat için, filhal yapılan veya ileride yapılacağı muhakkak olan yardımdan, ölüm dolayısıyla yoksun kalmış olmak gerekir. Borçlar Kanunumuzun 45. maddesinin son fıkrası, bu kanuna sosyal karakterini veren önemli bir hükümdür. amaç, yoksun kalınan yardıma muhtaç olanı korumaktır.

2- Ölenin yardımından yoksun kalanın elde ettiği mirasın, bu tazminatın takdir ve tayininde nazara alınıp alınmayacağı ve bunun ne şekil ve hangi ölçülerde uygulanacağı, üzerinde dikkatle durulacak bir konudur.

Bu hususta doğru bir sonuca varabilmek için, Borçlar Kanunu’nun sözü edilen 45. maddesinin son fıkrası hükmünün taşıdığı sosyal karakteri esas olarak almak lazımdır.

İsviçre Federal Mahkemesi 1938 tarihli bir kararında ( BGE 64 II 198 ) davacı, ölenin mirasçısı bulunduğu ve miras yoluyla intikal eden servetin gelir onun yaşama ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli olduğu ölçüde destekten yoksun kalan zararının bulunmadığını kabul etmiş, aynı yıl daha sonraki bir kararı ( BGE 64 II 424 ) ile de, miras yoluyla geçen servetin gelirinin, destekten yoksun kalma zararından, mahkemenin adalete uygun takdirine göre, gelirlerin azalma ihtimali gözönüne tutularak yapılması gereğine işaret etmiştir. Bu mahkeme yine 1938 yılındaki diğer bir kararında ( BGE 64 II 429 ), mirasın adalete uygun olarak hesaba katılmasını, hakimin, her şeyden önce davalıya karşı desteğini kaybeden kişinin eski yaşayış tarzını devam ettirmeye hak iddia edebileceğini gözönünde tutmasını, önermiştir.

Yargıtay’ın bir çok kararlarında da, zararın hesabından miras menfaatinin mahsup edileceği kabul edilmiştir ( Örneğin, 4. Hukuk Dairesi, 16/11/1963 tarih ve 8337/10030 sayılı 12/12/1966-8495/10612, 15/05/1967-4140/4254, 15/04/1968-5590/3518, Ticaret Dairesi 11/05/1965-688/1603, 09/10/1965-1710/2827, 05/05/1966-1535/2284, 16/03/1968-469/1130, 30/05/1968-3407/3320, 06/06/1969, 5255/2927 Hukuk Genel Kurulu, emekli maaşının mahsubu ile ilgili olarak, 02/07/1975-1972/T. 1574-908 ).

Memleketimizde bu konuyu inceleyen müelliflerden Prof. Dr. Tahir Çağa, bu konu ile ilgili olarak, “umumiyetle tazminat mesailinde menfaatlerin zarardan tenzili hususunda elde edilen menfaat ile zararlı hadise arasındaki illiyet rabıtası kıstas olduğu halde burada kıstas, davacının yardıma ihtiyaç derecesi olacaktır, tabiri diğerle davacının yardıma olan ihtiyacını tenzil veya ref’eden menfaatler mahsup edilmek lazım gelecektir.” demektedir. ( Adalet Dergisi Nisan 1950, Sh. 451 ). Prof. Dr. S. Sulhi Tekinay da, ölüm sebebiyle destekten yoksun kalma tazminatı ( 1963, İstanbul ) isimli eserinde, sorunu etraflı bir şekilde inceledikten ve farklı görüşleri belirttikten sonra, miras menfaatlerinin zararın hesaplanmasına hangi ölçüde etki yapacağı meselesini çözmek için, uygun illiyet kriterine dayanan mahsup prensibini aynen uygulamayacağımızı, zira böyle bir şeyin destekten yoksun kalma tazminatının en önemli şartlarından biri olan ( bakım ihtiyacı )’na önem vermemek gibi bir sonuca götüreceğini, bu bağdaşamayacağını, adalet düşüncesinin, mirastan faydalanan mirasçılar için sadece manevi tazminat taleplerinin daha geniş ölçüde takdirini haklı kılabileceğini, hakimin miras menfaatlarını zarardan indirirken halin özelliklerine dikkatle eğilmesi ve miras gelirlerinin elde edilmesindeki güçlüğü olsun, gelir getirmeyen kıymetlerini verimli hale getirilmesindeki zorlukları olsun takdir etmesi ve otomatik indirimlerden kaçınması gerektiğini, ölenin bıraktığı bir bakkal dükkanında bundan böyle dul kalan karının veya tecrübesiz çocuklardan birinin oturmasının, çok defa eski geliri veya hiç değilse bu gelirin eski emniyetini sağlamayacağını, belirtmiştir ( Sh. 173-174 ).

3- Aksi görüş olan, yardım yapanın, vakitsiz ölümü yüzünden adeta tesadüfen mirasçı olan kimselerin elde ettikleri miras menfaatlerinin zarara mahsup edilmesi, buna mukabil yardım eden kimse tabii ömrünü yasaydı davacıya yine intikal edecek olan miras menfaatlerinin ise mahsup edilmemesi fikri, genel mahsup teorisinin yardımcıdan yoksun kalma tazminatına uygulanmasını ifade eder. Bu düşünce tarzı, yukarıda değinilen 45. maddenin sosyal karakterine aykırı düşer. Zira bakım ihtiyacı, nazara alınmamakta, yardıma ihtiyacı olmayan kimselere de tazminat hakkı tanınmaktadır. Düşünmek lazımdır ki, destekten yoksun kalma tazminatı, eylemin karşılığı olan bir ceza değildir. Ölüm dolayısıyla sona eren yardım nedeniyle muhtaç duruma düşülmesini önlemek, bir başka deyişle ölümden önceki yaşama düzeni ve koşullarını geri getirmek amacına yönelik sosyal kırıterde nevi şahsına münhasır bir tazminattır.

Davacının ihtiyaç derecesini tespit ederken, kendi emeği ile elde ettiği gelirini ve bunun artması olanağını gözönüne aldığımız halde, hiç bir emek sarf etmeksizin elde ettiği miras menfaatını, kanuni bir hak olduğu düşüncesiyle nazara almamak sosyal anlayış ve adalet bakımından da bir tezat meydana getirir.

Örneğin her trafik olayında harap olan aracın enkaz değerini, davacının nasıl olsa bunun üzerinde mülkiyet hakkı mevcuttur diye zarardan mahsup etmemek yoluna gidilemeyeceği gibi, ihtiyacı azaltan miras menfaatını da kanuni hak olduğu için, mahsup etmemek yoluna gidilemez.

Destekten yoksun kalma tazminatı terekeye dahil değildir; ölenden miras yolu ile intikal etmez. Bu nedenle iştirak halinde mülkiyet söz konusu olmadığından, mirasçılar dahi ayrı ayrı dava açabilirler. Bu tazminat için ne ölenin nafaka mükellefi, ne de miras bırakan olması koşulu da yoktur. Sosyal ilişkilerinde bir yakını, nişanlısı, metresi, hizmetçisi, hatta ölenin yardım ettiği bir dostu olmak yeterlidir.

İsviçre-Türk Borçlar Kanunu’nun dikkate değer özelliklerinden birini meydana getiren 45. maddenin 2. fıkrası hükmünde, ölenin geride bıraktığı kimselerin bu şekilde geniş bir çerçeve içinde korunması bakımından, modern kodifikasyonların hemen hemen hepsinden üstün bir sosyal karakter vardır. Bu hüküm gereğince, ölüm sonucu olarak, ölenin yardımından yoksun kalan kimsenin bu zararı tanzim edilir. Demek ki önce yardıma muhtaç olmak ve ondan sonra yardım yapılmak veya yapılması muhakkak bulunmak koşullarının gerçekleşmesi, tazminata hükmedilebilmesinin gereğidir. Miras nedeniyle yardıma, ihtiyaç durumu esasen ortadan kalkarsa, ( zarar ) da meydana gelmez ve tazmini, iktiza etmez.

4- Olayda, ölenin gelirini otel işletmesinden sağladığı ve bu otelin işletilmesinin davacı mirasçılara kaldığı ve gelirden bir eksilme olmadığı gerekçesiyle destekten yoksun kalma isteğini içeren tazminat davası, mahkemece reddedilmiştir.

İlke olarak mahkemenin görüş tarzı miras menfaatının gözönünde tutulması yönünden yerinde ise de, kocasının işlettiği bir otelde veya diğer bir işletmede onun yerine geçen bir kadının, kocasının sağladığı geliri elde edemediği, olayların mutad cereyan tarzına göre bilinen bir gerçektir. Bundan başka davacı eşin, ev işlerinde yardımı azalacağı ve kısmen veya tamamen otelde çalışacağı için, evde veya otelde yahut da her ikisinde yardımcıya muhtaç olacağı ve bu nedenle giderlerinde de bir artmanın vuku bulacağı düşünülebilir. Nihayet kadının evlenme ihtimali, çocukların yaşların göre ileriye nizaf olarak tahsil, cihaz gibi yapılacak yardım bakımından uğrayacakları zarar da, gözönünde tutulmalıdır.

Bu itibarla tarafları iddia ve savunmalarına göre gerekli inceleme yapılmadan davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacıların temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), ödediği temyiz peşin harcının isteği halinde temyiz edenlere iadesine, 01/12/1975 tarihinde oybirliği gerekçede bir oya karşı çoğunlukla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Genel olarak haksız fiilden doğan faydanın zarar mahsup edilmesi icap eder. Ancak zarar veren olay ile husule gelen menfaat arasında uygun bir illiyet rabıtasının bulunması da gereklidir.

Ölenin mirası geride kalana zarar verici olay gerçekleşmeseydi hiç düşmeyecek veya az miktarda düşecek ise mahsubu gerekir. Başka bir tabir ile miras menfaatını haksız fiil gerçekleştirmiş ise bu menfaatin destekten yoksun kalma zararına mahsup edilmesi lazımdır. Haksız fiil vuku bulmaksızın da elde edilebilecek olan miras menfaati mahsuba esas olamaz. Çünkü miras eş ve babalarının davacıların kanuni bir hakkı olup, eş ve babalarının eceli ile ölmemiş olması hali destekten yoksun kalma tazminatının istemek hakkından mahrumiyetini gerektirmez. Bu itibarla davcıların Borçlar Kanunu’nun 45. maddesi dairesinde tazminat isteklerinin hesaplanarak neticesine göre bir karar verilmek gerekirken ölen eş ve babalarından miras yoluyla otel kaldığından davacıların geçimlerini bununla sürdüreceklerinden bahisle davanın reddine isabet bulunmadığından hükmün bozulması oyundayım.

MURİS MUVAZAASI ( Tapu İptali ve Tescil – Tasarrufa Konu Malın Sabit Tenkis Oranında Bölünmezliği Ortaya Çıktığı Takdirde 564. Md. deki Tercih Hakkı Gündeme Geleceği )

T.C. YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ E. 2010/6762 K. 2010/7926 T. 5.7.2010

DAVA : Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakanı Akgül’ün, 12 parsel sayılı taşınmazını davalı kızları Müzeyyen ve Hidayet’e Ölünceye Kadar Bakma Akdi ile mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik ettiğini 257 parselini ise torunu Recai’ye bağışladığını ileri sürerek, tapuların miras payı oranında iptal ve tescilini veya saklı paya tecavüz nedeniyle tenkis isteğinde bulunmuştur.

Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davacının iddialarını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı avukatı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal-tescil veya tenkis isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, tüm istekler yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan Akgül’ün dava konusu 12 parsel sayılı taşınmazını kızları Müzeyyen ve Hidayet’e Ölünceye Kadar Bakma Akdi ile 257 parselini ise 14.09.1995 tarihinde torunu Recai’ye bağışladığı aynı akitle dava dışı oğlu Ahmet’e de bir kısım taşınmazlarını aktardığı, Ahmet’e yapılan temliklerin dava konusu olmadığı anlaşılmaktadır.

Miras bırakanın davalılar Müzeyyen ve Hidayet’e Ölünceye Kadar Bakım Akti ile yaptığı temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olmadığı, bakımın amaçlandığı, davalıların da bakım borçlarını yerine getirdikleri saptanmak ve Ölünceye Kadar Bakım Akitleri ivazlı akitlerden olup, saklı payı zedeleme iradesi de olmadığından anılan davalılar yönünden davanın reddedilmiş olması doğrudur.

Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Öteki temyiz itirazlarına gelince; bilindiği üzere, tenkis ( indirim ) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların ( tebberru ) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu ( inşai ) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma ( temlik ) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile, iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin bir aylık iaşe, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tesbiti gerekir. ( TMK.565 ) Miras bırakanın Medeni Kanun’un 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif ( nesnel ) ve subjektif ( öznel ) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda ( ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler ) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanun’un 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda ( sabit tenkis oranı ) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı ( MK.564 ) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir.

Somut olaya gelince; miras bırakana ait terekenin aktifine dahil edilmesi gereken başka taşınmazları olduğu halde, bu husus araştırılmamış yukarıdaki ilkeleri kapsar biçimde bir tenkis hesabı da yapılmamıştır.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeleri kapsar biçimde hükme yeterli bir araştırma yapılarak denetime elverişli rapor alınması ve sonucuna göre tenkis isteğiyle ilgili bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

SONUÇ : Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 05.07.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.