Etiket arşivi: boşanmada mal paylaşımı

Boşanma ve Mal Paylaşımı Davası Birlikte Açılır mı?

boşanma ve mal paylaşımı davası birlikte açılır mı boşanma ve mal paylaşımı davası birlikte açılır mı, boşanma durumunda mal paylaşımı boşanma durumunda mal paylaşımı, boşanmada mal paylasimi boşanmada mal paylasimi, boşanma sırasında mal paylaşımı boşanma sırasında mal paylaşımı, boşanma halinde mal paylaşımı, boşanma davasında mal paylaşımı istenebilir mi boşanma davasında mal paylaşımı istenebilir mi, boşanma ile mal paylaşımı boşanma ile mal paylaşımı

Boşanma ve Mal Paylaşımı Davası Birlikte Açılır mı?

Boşanma ve mal paylaşımı davası birlikte açılır mı sorusunun cevabı için öncelikle her iki davanın hukuki niteliğinin tespit edilmesi gerekir.

Öncelikle her iki dava da yani hem boşanma davası hem de mal paylaşımı davası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Aile Hukuku Kitabı içinde yer almaktadır.

Mal paylaşımı davasının açılması için evlilik birliğinin sona ermiş olması zorunlu olmadığı gibi boşanmaya karar verilmiş olması halinde tarafların mal varlığının paylaşımına karar verilmesi de gerekmez.

Boşanma davasının ferileri olarak velayet, nafaka ve tazminat gösterilmektedir. Boşanma davasında davanın açılması ile birlikte hakim, TMK 169. maddeye göre bir takım önlemleri kendiliğinden almakla yükümlü tutulmuştur. Bu önlemler kamu hukukundan kaynaklanan yani kamusal yarar gözetilerek düşünülmüş kurallardır.

TMK 169’a göre hakim boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır.

Görüldüğü üzere, malların yönetimine ilişkin olarak hakimin re’sen yani kendiliğinden karar vermesi gerekliliği öngörülmüşse de malların aidiyetinin belirlenmesi kanunlaştırılmamıştır.

Boşanma ve mal paylaşımı davası birlikte açılır mı sorusunun teorik incelemesinden çok pratik bir önemi vardır: Eşin malları kaçırması.

Edinilmiş malların paylaşılabilmesi için mal rejiminin sona ermesi gereklidir. Bu sona erme, dava şartıdır, yani mal rejiminin sona ermesinden önce, bir eş diğer eşten edinilmiş mallara katılma rejimi nedeniyle hakkı olan malvarlığına tekabül eden değeri talep edemez. Bunun için öncelikle mal rejiminin sona ermiş olması gerekir. Edinilmiş mallara katılma rejimi boşanma halinde sona ereceği tabiidir.

Ancak, boşanma davasının kabul edilmesi şartına bağlı olarak edinilmiş mallara katılma rejimi, boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiş sayılmaktadır.

Buna göre bir eş, diğerinden olan alacak hakkını boşanma davasının açılması ile birlikte talep edebilecektir.

Boşanma davasının açıldığı dilekçe ile birlikte mal paylaşımı da talep edilmiş olabilir. Bu durumda mahkeme, boşanma talebi ile birlikte mal paylaşımı taleplerini birbirinden ayıracak yani tek bir dilekçe ile açılan iki ayrı dava olduğunu kabul edecek ve mal paylaşımı davasını ayrı bir esas numarasına kaydederek talepleri inceleyecektir.

Yani Boşanma ve mal paylaşımı davası birlikte açılır mı sorusunun cevabı olumludur, açılabilir. Mal paylaşımı davasının açılması için boşanma davasının kesinleşmesinin beklenmeyebilir.

Bu durumda, boşanma davası ile birlikte yahut hemen sonra açılmış olan mal paylaşımı davası için boşanma davası bekletici mesele olarak kabul edilir. Boşanma davasının sona ermesi beklenecektir.

Boşanma davasının kabul edilmesi halinde, bekletici mesele yerine gelmiş olur ve mal paylaşımına devam edilir.

Ancak boşanma davasının reddedilmesi halinde açılmış olan mal paylaşımı davası reddedilir.

Boşanmadan Sonra Mal Paylaşımı Davası Açılır mı?

Boşanmadan sonra mal paylaşımı davası açılır mı dendiğinde öncelikle akla gelen evlilik birliğini sona erdirmek için açılan davanın çekişmeli dava olduğudur. Ancak kimi zaman anlaşmalı boşanma davalarında da tarafların boşanma protokolünü yanlış düzenledikleri yahut asıl ifade etmek istediklerini yanlış ya da eksik tanımladıkları görülebilmektedir.

Boşanmadan sonra mal paylaşımı davası açılır mı sorusu bununla birlikte mal rejiminin tasfiyesi talebinin boşanma davasının bitmesinden sonra açılabileceğine dair yanlış önyargı/bilgiden de kaynaklanmaktadır.

Eşlerin başka bir mal rejimi seçmedikleri takdirde kanuni mal rejimi olarak aralarında geçerli olan edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi için öncelikle evlilik birliğinin sona ermesi gerekmektedir.

Bu nedenle çoğu zaman, yanlış olarak mal rejiminin tasfiyesi davası açılabilmesi için öncelikle boşanmanın kesinleşmiş olması gerektiği düşünülmektedir.

Ancak, eşlerin mal rejiminin tasfiyesi boşanma kararının kesinleşmesinden sonra yapılabilirse de mal rejiminin sona erme anı, boşanmaya karar verilmesi şartına bağlı olarak boşanma davasının açıldığı tarih olarak belirlenmiştir. Yani boşanma davasının açılması ile eşlerin kanuni mal rejimi olan edinilmiş mal rejimi yerini mal ayrılığına bırakır. Boşanma kararının kesinleşmesini müteakip eşlerin mal varlıkları boşanma davasının açıldığı ana göre hesaplanır. Bu nedenle mal paylaşımı davasının açılabilmesi, boşanma davasının açılmasından hemen sonra mümkündür. Boşanma davasının açılması ile mal rejiminin tasfiyesi talebi mahkemece dinlenebilir hale gelir. Bu aşamada gayrimenkuller ve banka hesaplarının üzerine tedbir koyulabilmesi de imkanlar dahilindedir.

Boşanma-sonrası-mal-paylaşımı
Boşanmadan sonra mal paylaşımı davası açılır mı sorusuna yanıt boşanma davasının açılmasından hemen sonra tasfiye davasının açılmasının mümkün olduğudur.

Boşanmadan sonra mal paylaşımı davası açılır mı konusunda değinilmesi gereken önemli noktalardan biri de tasfiye davasının süresidir. Boşanma davasından sonra açılacak tasfiye davalarında boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık bir zamanaşımı süresi söz konusu olacaktır. Bu süre her ne kadar uzun gibi görünse de özellikle mal rejiminin tasfiyesi davalarının kısmi olarak açıldığı gözönüne alındığında özellikle yurtdışında alınan boşanma kararlarından sonra zamanaşımı tehlikesi ile karşılaşıldığı gözlemlenmektedir. Zira alacaklar için açılan davalarda zamanaşımı süresi sadece harcı yatırılarak talep edilen meblağ açısından kesilmektedir. Kısmi olarak açılıp sonradan tamamlanacak bedeller yönünden 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu bir çok dosya bulunmaktadır.

Boşanmadan sonra mal paylaşımı davası açılır mı denince son olarak hem çekişmeli boşanma davalarında hem de şartları varsa anlaşmalı boşanma davalarında verilen boşanma kararlarının kesinleşmesinden sonra tasfiye için mahkemeye başvurma imkanı bulunduğunu belirtelim. Anlaşmalı boşanma davalarında hazırlanan protokolde mal rejiminin tasfiyesine dair bir paylaşma hükmü bulunmaması durumunda tasfiye için dava açılabilir.


Bu yazılarımızı okumanız yararlı olabilir

Boşanmada mal paylaşımı

Mal Rejimi Sözleşmesinin İptali

Mal rejimi sözleşmeleri geçmişe yürümez. Bu nedenle yapılmış olan sözleşmenin bu maddesi geçerli değildir.


T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2012/13166 K. 2013/7003 T. 13.5.2013mi

evlilik_sozlesmesiDAVA : H. D. ile H. A. G. aralarındaki mal rejimi sözleşmesinin iptali, değer artış payı alacağı ve katılma alacağı davasının reddine dair K. 1. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nden verilen 17.09.2012 gün ve 446/408 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı H. D. vekili, eldeki dava ve birleşen dava dosyasına verdiği dilekçede, tarafların 1988 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde edinilerek davalı adına tescil edilen taşınmazların eşit ve ayın olarak paylaştırılmasını, boşanma davasının açılmasından birkaç gün önce müvekkilinin hastalığından yararlanarak ve traktör devri yapıldığını söyleyerek imzalattığı sözleşmenin geçersiz olması nedeniyle taraflar arasında düzenlenen K. 1. Noterliği’nce düzenlenen 02.04.2007 tarihli sözleşmenin iptali ile mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere 11.000 TL tazminatın dava tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalı H. A. G. vekili, davanın yersiz açıldığını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, K. 1. Noterliği’nce düzenlenen 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı düzenleme şeklindeki mal ayrılığı sözleşmesinin boşanma davasının açıldığı 09.04.2007 tarihinden önce düzenlendiği, noter huzurunda düzenlenmiş böyle bir sözleşmenin aksinin aynı kuvvette bir belge ile kanıtlanması gerektiği, davacının böyle bir belge sunamadığı gibi irade sakatlığı konusundaki davaların 818 sayılı BK.nun 31 ve 6098 sayılı TBK.nun 31. maddesi uyarınca 1 yıllık süre içerisinde açılması gerektiği ancak davanın maddede gösterilen süre içerisinde de açılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar, 14.04.1988 tarihinde evlenmişler, 10.04.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 03.05.2012 tarihinde kesinleşmesi üzerine boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı 10.04.2007 tarihinde sona ermiştir. (TMK. mad.225)

Tarafların evlendikleri tarihten 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı rejimi (743 sayılı TKM mad.170) bu tarihten sonra ise yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.(4722 sayılı Kanun’un 10. md.TMK.202 md.)

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, K. 1. Noterliği’nce düzenlenen 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı mal ayrılığı sözleşmesinin iptali ve mal rejiminin tasfiyesi isteğine ilişkindir.

Mahkemece, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş ise de verilen karar usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır. Mahkemece, 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı mal ayrılığı sözleşmesi esas alınarak taraflar arasındaki uyuşmazlık çözüme kavuşturulmuştur.

4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 10/1 maddesinde aynen “Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten (01.01.2002) önce evlenmiş olan eşler arasında bu tarihe kadar tabii oldukları mal rejimi devam eder. Eşler kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde başka bir mal rejimini seçmedikleri taktirde bu tarihten geçerli olmak üzere yasal mal rejimini (edinilmiş mallara katılma rejimi) seçmiş sayılırlar” denilmekte ve aynı Kanunun 10/3 maddesinde de “Şu kadar ki eşler yukarıda öngörülen bir yıllık süre içerisinde mal rejimi sözleşmesiyle yasal mal rejimini (edinilmiş mallara katılma rejimini) evlenme tarihinden (Yani geçmişe etkili olarak) geçerli olacağını kabul edebilirler.” hükmüne yer verilmektedir.

Bu iki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde eşlerin geçmişe etkili olmak üzere sadece yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimini seçebilecekleri açıktır.

Diğer bir ifade ile; eşler geçmişe etkili bir biçimde edinilmiş mallara katılma rejimi dışında gene kanunun tanıdığı başka seçimlik bir mal rejimini (mal ortaklığı, mal ayrılığı veya paylaşmalı mal ayrılığı rejimlerinden birini) evlenme tarihinden itibaren geçerli olmak üzere seçemez ve belirleyemezler.

Dolayısı ile varsa bile; böyle bir belirleme de yok hükmünde olup, kamu düzenine ilişkin bu sınırlama sözleşme serbestisi kurallarına dayanılarak aşılamaz.

TMK.nun 203. maddesinde “mal rejimi sözleşmesi, evlenmeden önce veya sonra yapılabilir. Taraflar istedikleri mal rejimini, ancak, kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilir, kaldırılabilir veya değiştirilebilir.” hükmüne yer verilmiştir.

Doktrinde; 4721 sayılı TMK.nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden sonra yapılan evliliklerde, eşlerin sonradan yapacakları bir mal rejimi sözleşmesi ile geçmiş etkili düzenleme getirmelerine yasal bir engel olmadığı ileri sürülmüş ve TMK.nun 203 maddesinde “….kanunda yazılı sınırlar içinde …” kavramının da buna engel oluşturmadığı görüşü belirtilmiş ise de, sözü edilen 203. maddedeki kavramın buna yasal bir engel oluşturduğu konusunda duraksamamak gerekir.

Çünkü aile hukukunda; tam ve sınırsız bir sözleşme serbestisi kabul edilmemiş, tam aksine özgür iradeye dayalı sözleşme serbestisinin sınırlı olarak kabul edildiği ve kullanıldığı görülmektedir.

Bu konuda en büyük yasal engel de, 4722 sayılı Kanunun 10/3. fıkrası olmaktadır. Bu nedenle, somut olayda taraflar yasal edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde mal ayrılığı sözleşmesi yapmak suretiyle sözleşmeyle seçilen rejimi geriye götürme olanağı bulunmamaktadır.

O halde; taraflar arasında K. 1. Noterliğince düzenlenen 02.04.2007 tarih 2374 yevmiye numaralı mal ayrılığı sözleşmesine değer verilerek davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Mahkemece yapılacak iş; uyuşmazlığın tarafların evlendikleri tarihten 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı rejimi, (743 sayılı TKM mad.170) bu tarihten sonra ise edinilmiş mallara katılma rejimi (4722 sayılı Kanunun 10. md. TMK.202 md.) çerçevesinde çözüme kavuşturulması olmalıdır.

Bu bağlamda;

evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmazlara ait kayıt ve belgeler getirtilerek tasfiyeye ait mal varlığının belirlenmesi, taşınır ve taşınmaz malların edinme tarihlerinin ayrı ayrı tespit edilmesi, davacı ve davalının çalışma ve gelirlerine ilişkin kayıt ve belgelerin eksiksiz olarak istenilmesi, edinilen malların edinme tarihi itibarı ile toplam gelirinden tarafların sosyal statüleri ile konumlarına göre yapabilecekleri kişisel harcamaları ile kocanın 743 sayılı TKM’nın 152. maddesi uyarınca evi geçindirme yükümlülüğü uyarınca yapması gereken harcamalar çıktıktan sonra yapabilecekleri tasarruf miktarının ne olacağının belirlenmesi için konunun uzmanı bilirkişiden rapor alınması suretiyle dava konusu mal varlığının edinilmesine davacının kişisel gelirleriyle sağlayabileceği katkı miktarının saptanması, daha sonra toplam tasarruf miktarı kargısında davacı eşin katkı oranının bulunması, bulunan bu oranın dava konusu mal varlığının dava tarihindeki değeri ile çarpılarak varsa katkı payı alacağının tespit edilmesi ve ondan sonra uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesi gerekir.

01.01.2002 tarihinden sonra edinilen mal varlığı yönünden ise; bir eşin bütün mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilmesi gerekir.

Katılma alacağı bakımından talepte bulunan eşin çalışıp çalışmaması veya herhangi bir katkıda bulunup bulunmamasının bir önemi de yoktur.

4721 sayılı TMK.nun 202 ve devamı maddeleri gereğince kabul edilen yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan ve TMK’nun 202, 219, 222, 227, 229, 230, 231, 232, 235 ve 236. maddeleri gereğince açılan katılma alacağı ile değer artış payı alacağı isteğine ilişkindir.

Mahkemece, eklenecek değerlerden (TMK. m.229) ve denkleştirmeden (TMK. m.230) elde edilen miktarlarda dahil olmak üzere davalı kocanın edinilmiş mallarının (TMK. m.219) toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar ve varsa kişisel malları çıkarıldıktan sonra kalan artık değerin (TMK. m.231) yarısı üzerinden (TMK. m.236/1) tarafların kazanılmış hakları da dikkate alınarak davacının katılma alacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Mahkemece açıklanan bu yönler göz önünde tutulmadan davanın reddine karar verilmesi yerinde olmamıştır.

Davacı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK’nun 440/1 maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 21,15 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 13.05.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Emekli İkramiyesiyle Alınıp Kadın Adına Yapılan Taşınmaz Nasıl Paylaşılır?

Boşanma davalarında en önemli problemlerden biri de eşlerin evlilik birliği içinde edindikleri malvarlıklarının paylaşılmasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun değiştiği 1 Ocak 2002 yılından sonraki tarihlerde edinilen malvarlıklarının paylaşılması, 1 Ocak 2002’den önceki yani eski 743 sayılı Türk Medeni Kanunu dönemindeki mal varlıklarının paylaşılmasına nisbeten daha az problemlidir.

Paylaşma sırasında çözülmesi gerekli noktalardan bir tanesi de, özellikle kocanın, “tüm parayı ben kazandım, ancak evi hanımın üzerine yaptım” dediği olaylarda karşımıza çıkmaktadır.

Örneğin kocanın emekli ikramiyesi, kıdem tazminatı gibi toplu olarak aldığı paralarla ev satın aldığı durumlarda paylaşımın nasıl olacağı 2002 öncesi ve 2002 sonrasında değişmektedir.

Bu haftaki yazımızda, Hukuk Genel Kurulu’nun benzer bir olayı nasıl ele aldığına ve ulaştığı çözüme yer veriyoruz:


eslerin-bosanmada-mal-paylasimi

DAVA : Taraflar arasındaki ‘katkı payı alacağı’ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 3. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.11.2011 gün ve 2011/1061 E.-2011/1519 Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 20.3.2012 gün ve 2012/980 E.-2012/2007 K. sayılı ilamı ile;

( … Davacı N. G. vekili tarafından davalı C. G. aleyhine açılan katkı payı alacağı davasının yapılan yargılaması sonunda mahkemece davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 4.4.1972 tarihinde evlenmiş, 22.1.2004 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne dair hükmün 13.2.2007 tarihinde kesinleşmesiyle evlilik birliği son bulmuştur. Başka mal rejimi seçilmediğinden taraflar arasında evlenme tarihinden 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı ( TKM.nin 170.m ), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK.m.202 ve 225, 4722 s.Y.nın 10.m )

Dava konusu 8224 ada 4 parselde bulunan 3.kat 7 numaralı mesken eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli bulunduğu 25.5.1990 tarihinde satın alma suretiyle davalı adına tescil edilmiştir. Davacı taraf dava dilekçesinde, alım bedelinin tamamının davacı tarafından karşılandığı, iyi niyetle davalı adına tescil edildiği, davalının katkısı olmadığını açıklayarak taşınmazın tüm bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. 2.11.2007 tarihinde harcını yatırdığı ıslah dilekçesinde de talep ettiği miktarı 80.000 TL’ye yükseltmiştir. Davalı vekili tarafından taşınmazın davalıya ait altınların satılarak elde ettiği para, babası ve kardeşlerinin yardımları ile alındığı savunulmuş ise de; bu savunma ispatlanamamış, davalı tanıklarının anlatımları soyut anlatımların ötesine geçmemiştir. Davalı C. G.’nin ev hanımı olduğu ve herhangi bir yerden geliri olmadığı da dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Davacı N. G. ise, işçi olarak çalışıp düzenli gelir elde etmekte iken 13.4.1990 tarihinde emekli olmuş, o tarihte 31.410.313 TL ( yeni 31,41 TL ) emekli ikramiyesi almıştır. Davacı taraf taşınmazın emekli ikramiyesi ile alındığını iddia etmekte ve tanık beyanları da bu hususu doğrulamaktadır.

Mahkemece, alınan 20.9.2008 ve 14.12.2009 tarihli bilirkişi raporlarındaki açıklamalar doğrultusunda davacının taşınmazın tüm parasını verdiği kabul edilmiş ancak, kadın adına tescil edilmesi ve 14 yıl boyunca talepte bulunulmaması bağış olarak nitelendirilerek yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiştir.

Az yukarda açıklandığı üzere taşınmaz üçüncü kişiden alınarak davalı adına tapuya tescil edilmiş olup, davacı tarafından davalıya tapuda devredilmiş değildir. Diğer yandan davacının bağış iradesini ortaya koyduğu kabul edilebilecek herhangi bir ifade veya açıklama da dosya arasında bulunmamaktadır. Dava dilekçesinde geçen “… tapusunu iyi niyetli olarak davalı üzerine yaptım.” ifadesi de Dairemizin ve Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamasına göre tek başına davacının gizli bağış iradesinin ortaya konduğunu göstermez. Alım tarihinden boşanma dava tarihine kadar evlilik içinde davacının davalıdan taşınmazı istememiş olmasının da davacı aleyhine değerlendirilme imkanı yoktur. Yine evlilik içinde tarafların katkıları ile satın alınan bir taşınmazın eşlerden biri adına tescil edilmiş olması halinde diğer eşin katkısı oranında alacak isteme imkanı bulunmakta olup, alacak isteğinde bulunan eşin bağış iradesinin olmaması halinde katkı payı alacağı istemesini engelleyen bir durum yoktur. Bu alacak hakkı kanundan kaynaklanmaktadır. Bu sebeple mahkemece taşınmazın davalıya bağışlanmış olduğunun kabul edilmesi doğru değildir.

Diğer yandan mahkeme kabulünde de olduğu üzere, davalı ev hanımı olup herhangi bir geliri bulunmadığına, savunmasında geçen ziynetler, babası ve kardeşlerinin yardımları ile taşınmazın satın alındığını ispatlayamadığına, davacının 13.4.1990 tarihinde aldığı emekli ikramiyesinin tarihi ile taşınmazın satın alındığı 25.5.1990 tarihi arasındaki 42 günlük kısa süre, tanık beyanları ile tüm dosya kapsamına göre taşınmazın emekli ikramiyesi ile tüm bedelinin davacı tarafından ödenerek satın alındığının kabulü gerekir. Tapuda alım miktarı 5.000.000 TL olarak gösterilmiş olup, her ne kadar genel olarak tapudaki değerin gerçek değerden daha düşük gösterildiği düşünülebilir ise de, emekli ikramiyesinin miktarının tapudaki alım değerinin 6 katından fazla 31.410.313 TL olması da bu kabulü güçlendirmektedir. Bu açıklamalar karşısında mahkemece, davacının davasının ispatlandığı dikkate alınarak kabulüne karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile bağış olarak kabul edilip yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamıştır… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

H.G.K.nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici 3.madde” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı H.U.M.K.nun 2494 Sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava; eşler arasında katkı payı alacağı istemine ilişkindir.

Davacı koca vekili; emekli ikramiyesi ile davaya konu Ankara Y… 4 parsel sayılı taşınmazda 7 no.lu bağımsız bölümü 25.5.1990 tarihinde satın alarak tapusunu iyi niyetli olarak davalı üzerine yaptığını iddia ederek, ıslah dilekçesi ile değerini 80.000.00 TL. olarak belirttiği davaya konu taşınmazın tapusunun iptali ile müvekkili adına kayıt ve tesciline, bu istemin kabul edilmemesi durumunda taşınmazın tüm bedelinin müvekkili tarafından karşıladığından bugünkü rayiç bedeli üzerinden bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya konu taşınmazın davalı kadının babasının yardımları ve müvekkilinin birikimleri ile alındığını savunmuş ve davanın reddini istemiştir.

Yerel Mahkemece; “… dava konusu dairenin bedelinin tamamının davacı tarafından ödendiği kabul edilse bile, taşınmazın davalı adına tapuya tescil ettirilmesinin davacı tarafından yapılan bağış olduğu sonucu çıkarılmaktadır ki bu halde davacının BK’nun 244.madde gereğince bağıştan dönmesini gerektirecek herhangi bir sebebinde bulunmadığı…”, gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Yargıtay 8.Hukuk Dairesi yukarda başlık bölümüne alınan gerekçe ile hükmü bozmuştur. Yerel Mahkeme’nin direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu taşınmazın alımında davacı kocanın emekli ikramiyesinin kullanıldığı konusunda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, evlilik birliği içerisinde bedeli koca tarafından ödenerek alındığı iddia edilen taşınmazın tapusunun kadın adına oluşturmasının, koca tarafından kadına yapılmış bir bağış olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

H.G.K.’ndaki görüşmeler sırasında, davada görevli mahkemenin Aile Mahkemesi mi, yoksa Asliye Hukuk Mahkemesi mi olduğu hususu önsorun olarak tartışılmış ve görevli Mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu oyçokluğu ile kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

Taraflar 4.4.1972 tarihinde evlenmiş, 22.1.2004 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne dair hükmün 13.2.2007 tarihinde kesinleşmesiyle taraflar arasındaki mal rejimi son bulmuştur. Dava konusu taşınmazın edinme tarihi olan 25.5.1990 tarihinde mal ayrılığı ( 743 Sayılı TKM m. 170 ) rejimi geçerlidir.

Davacının taşınmaz bedelini emekli ikramiyesi ile karşıladığını, tapunun iyiniyetli olarak eşi olan davalı adına oluşturulduğu şeklindeki savunması Yerel Mahkeme’ce “bağış” olarak nitelendirilmiştir.

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda; bağışlama sözleşmesi, “bağışlayanın sağlararası sonuç doğurmak üzere, malvarlığından bağışlanana karşılıksız olarak bir kazandırma yapmayı üstlendiği sözleşme” olarak tanımlanmıştır ( m. 285/1 ). Öğretide de; “Bağışlama bağışlayanın bir karşılık ( ivaz ) almaksızın, bağışlananın malvarlığında bir artış sağlamak amacıyla malvarlığından belirli değerleri ona vermeyi üstlenmesi ya da vermesi yoluyla bu iki kişi arasında yapılan sözleşme” olarak tanımlanmaktadır ( Aydoğdu, Murat/ Kahveci, Nalan: Türk Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, İzmir 2013, s. 344 ). Bağışlamanın unsurları öğretide çeşitli şekillerde ortaya konulsa da, somut uyuşmazlık açısından “causa donandi” unsuru önemlidir. Causa donandi ilkesi yani kazandırmanın bağışlama sebebiyle yapılmış olması; bağışlayanın bağışlanana kazandırmayı bir ivaz ( karşılık ) almaksızın, onu zenginleştirme amacıyla yapmasını ifade eder ( Yavuz, Cevdet: Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 6. B., İstanbul 2002, s. 222 ). Bu nedenledir ki, bir kısım kazandırmalar, bağışa benzese de salt kazandırmanın bağışlama amacıyla yapılmaması sebebiyle bağışlama olarak nitelendirilemez. Esasen bu nitelikteki kimi kazandırmalar Türk Borçlar Kanunu’nda örnekleme yoluyla sayılmıştır. Buna göre; “Henüz edinilmemiş olan bir haktan feragat etmek veya bir mirası reddetmek, bağışlama değildir. Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz” ( Türk Borçlar Kanunu m. 285/2-3 ). Bu gibi kazandırmalarda amaç bağışlama değildir. Sözgelimi “ahlaki bir görevin yerine getirilmesi”, “eksik bir borcun ödenmesi”nde bağışlama ( causa donandi ) değil ifa ( causa solvendi ) amacı güdülmektedir ( Yavuz, s. 222-223 ).

Bağışlamanın açıklanan bu öğesi nazara alındığında öğretide, bir eşin diğer eşe ait bir malvarlığına yaptığı katkının açıklanan kapsamda bağışlama olmayacağı kabul edilmektedir ( Gümüş, M. Alper: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre Borçlar Hukuku Özel Hükümler, C. 1, 3. B., İstanbul 2013, s. 205; Zeytin, Zafer: Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Tasfiyesi, 2.B., Ankara 2008, s. 144 ). Nitekim düzenleme uyarınca, mal rejiminin sona ermesi halinde bu katkı değer artış payı ( katkı payı ) alacağı olarak diğer eşten talep edilebilecektir ( 4721 s. Türk Medeni Kanunu m. 227 ). Uygulamada da, eşlerin evlilik döneminde mal rejiminin sona ermesi anına kadar, diğer eşin edinimlerine yaptıkları katkının karşılıksız olmasının işin doğasında bulunduğu, karşılıksız olan bu katkıların birliktelikten doğan dayanışma kapsamında, kendisinin de yararlanacağı düşüncesiyle yapıldığı, bağış amacı gütmeyen bu katkının mal rejiminin sona ermesi halinde diğer eşten istenebileceği kabul edilmektedir ( HGK. 5.5.2010, E. 2010/8-231, K. 2010/255; HGK. 3.2.1999, E., 1999/2-56, K. 1999/40 ).

Şu halde davalı kadın adına kayıtlı davaya konu taşınmazın edinilmesinde kocanın emekli ikramiyesi ile katkıda bulunmasının birliktelikten doğan bir dayanışma dolayısıyla davacının kendisinin de yararlanacağı düşüncesiyle yapıldığının, bağışlama amaçlı olmadığının kabulü gerekir. Kaldı ki davalı kadının da davaya konu taşınmazın koca tarafından bağışlandığına dair bir iddiası olmamıştır.

Evlilik içinde tarafların katkıları ile satın alınan bir taşınmazın eşlerden biri adına tescil edilmiş olması halinde diğer eşin katkısı oranında alacak isteme imkanı bulunmakta olup ( TMK m. 227 ), toplanan delillerden ve özellikle davalı tanık beyanlarından, taşınmazın edinilmesine davacı kocanın emekli ikramiyesi ile katkısı yanında, davalı kadının da katkısının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple Mahkemece, gerektiğinde bilirkişi ya da bilirkişi kurulundan denetime elverişli rapor da alınarak, tarafların davaya konu taşınmaza katkı oranları belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

Bu husus gözetilmeksizin taşınmazın davacı tarafından davalı kadına bağışlandığının kabulüyle yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı açıklanan bu değişik gerekçe ve sebeplerle bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarda gösterilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30.maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 1086 Sayılı HUMK’nun 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.03.2014 gününde 2. görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Davacı N.G. vekili dava dilekçesinde özetle; davacı ile davalı C. G.’nin 4.4.1972 tarihinde resmi nikahla evlendiklerini, davacının 1971 yılından itibaren 1990 yılma kadar daimi işçi olarak Üçüncü Ana Bakım Merkez Komutanlığı Tamir Fabrikasında işçi olarak çalıştığını, 13.4.1990 tarihinde emekli olduğunu, müvekkiline 31.410,13 TL kıdem tazminatı ödendiğini, emekli olduktan 40-50 gün sonra vekil edeninin iş bu emeklilik ikramiyesinin tamamını ödeyerek üçüncü kişiden davalı eşi adına davaya konu Ankara ili, Y… ilçesi, 8224 ada 4 no.lu parseldeki D-8 Blok, 3. kat, 7 no.lu daireyi tapuda 25.5.1990 tarihinde davalı adına satın aldığını açıklayarak, öncelikle davalı adına olan tapu kaydının iptali ile bu taşınmazın davacı adına tapuya tesciline bu mümkün olmadığı taktirde iş bu gayrimenkulün dava tarihi itibariyle rayiç değerinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı C .G. vekili savunmasında; tarafların 1972 yılında evlendiklerini, davacının 22.1.2004 tarihinde açmış olduğu boşanma davasının 13.2.2006 tarihinde kabulle bitmesi sonucunda yerel mahkeme kararı temyiz edilmekle Yargıtay 2.HD.nin 17.10.2006 tarih ve 2006/7252-14179 Esas ve Karar sayılı ilamı ile onandığı ve karar düzeltme talebinin reddedilmesiyle 13.2.2007 tarihinde boşanma kararının kesinleştiğini, davaya konu evin satın alınmasında davalının babasının ekonomik durumunun iyi olması ve davalının kardeşlerinin yardımı ile ayrıca davalının da temizliğe giderek ve çocuk bakarak evinin geçimine katkıda bulunduğundan açılan iş bu davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, 18.3.2010 tarihli ilk kararda; toplanan deliller, alman beyanlar, yapılan inceleme ve tüm dosya kapsamına göre, davacının davaya konu taşınmaz bakımından bir katkı payı alacağı bulunmadığı anlaşılmakla kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

İş bu karar, davacı vekili tarafından duruşma istemli olarak ve dilekçesinde yazılı sebeplerle bozma istekli olarak temyiz edilmiştir.

Yargıtay 8.HD.nin 10.5.2011 tarih, 2011/500-2850 Esas ve Karar sayılı bozma kararında özetle; “… davacı iddiası, davalının savunması, yerel mahkemenin az yukarda yazılı olan kararı ve TC Anayasası’nın 141/3.maddesiyle HUMK’nun 388.maddesine atıfta bulunularak mahkemece tarafların iddia ve savunmalarının özetinin yapıldığı, toplanan delillerin belirtilmediği, delillerin tartışmasının yapılmadığı red ve üstün tutma sebeplerinin açıklanmadığı ve çıkarılan sonucun hukuki nedenlerinin belirlenmediği, diğer bir ifade ile Anayasası’nın ve Kanunun öngördüğü biçimde anlaşılabilir ve değerlendirilebilir herhangi bir gerekçe gösterilmeden usul ve yasaya aykırı olarak hüküm kurulmasının isabetsiz olduğu…”, gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahalli mahkeme bozmadan sonraki 17.11.2011 tarihli ilk oturumunda aynen, “… ilamına karar verilerek…”, davacı vekili ile davalı vekilinin beyanları da o oturumda alındıktan sonra herhangi bir araştırma yapılmadan yeniden iş bu davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekili yine duruşma talepli ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle bozma istekli olarak mahalli mahkemenin bu kararını da temyiz etmiştir.

Yargıtay 8.HD.nin 20.3.2012 gün ve 2012/980-2007 Esas ve Karar sayılı bozma kararında özetle, “… davacının davasının ispatlandığı dikkate alınarak kabulüne karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme ile bağış kabul edilerek yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamıştır…”, biçiminde kesin bozma yapılmıştır.

Yerel mahkeme 2. bozmadan sonra 4.12.2012 tarihli ilk oturumda, taraf vekillerinin bozmaya karşı beyanlarını aldıktan sonra ara kararı ile Yargıtay 8.HD.nin son bozma karararına uyulmayarak önceki kararda direnilmesine ve önceki karar gibi işlem bağış kabul edilerek davanın reddine karar verilmiştir.

İş bu direnme kararı, davacı vekili tarafından duruşma istekli olarak ve dilekçesindeki sebeplerle bozma talepli olarak temyiz edilmiştir.

Somut olaya gelince; taraflar 4.4.1972 tarihinde resmi nikahla evlenmişlerdir. Davacı N. G. bir kamu kurumunda 1971 yılından itibaren 13.4.1990 tarihine kadar daimi işçi olarak çalışmış ve bu tarihte emekli olmuştur. Davacı kıdem tazminatı olarak 31.410,313 TL almıştır. Taraflar Ankara 3.Aile Mahkemesi’nin 13.2.2006 tarih 2004/78 Esas, 2006/102 Karar sayılı kararı ile boşanmalarına hükmedilmiş, temyiz edilmekte bu karar Yargıtay 2.HD.nin 17.10.2006 tarih, 2006/7252-14179 Esas ve Karar sayılı ilamıyla onanmış, karar düzeltme talebi reddedilmiş ve evi terk edip gittiğini, davaya konu evin davacının emekli ikramiyesi ve davalının babasının katkıları ile davalı adına alındığını duyduklarını, davacının davaya konu bu evi davalı adına yapmasındaki yegane amacının bir an önce boşanma işleminin gerçekleştirilmesi olduğunu açıklamışlardır.

Tarafların müşterek çocuklarından A. tanık olarak dinlenilmiştir. Beyanında özetle; annesi ve babası arasında sürekli bir geçimsizliğin olduğunu, babasının annesini hiç sevmediğini ve başka kadınlarla ilişki kurduğunu, özellikle annesinden boşanmak için fırsat kolladığını, annesinin başkalarının çocuklarına bakarak ve babasına ait evden kira alarak geçimlerini sağladığını, özellikle annesinin babasının yani dedesinin kızının daha fazla mağdur olmaması için davaya konu daireyi annesi adına satın aldığını, babasının hiçbir katkısının olmadığını, özellikle babasının emekli ikramiyesini birlikte olduğu kadına yedirdiğini söylemiştir. Açıklanan tüm bu olgular tarafların ve mahkemenin bilgisi dahilindedir.

Uyuşmazlık, davacı vekilinin dava dilekçesindeki açıklamaları ve tapu kaydının davalı adına oluşumuna dair senet kapsamları dikkate alındığında tapuda yapılan bu işlemin gizli bağış olup olmadığında toplanmaktadır. Bilindiği üzere ve kural olarak, gizli bağışın temel koşulu taraflardan birinin bedelini kendisi ödeyerek 3. bir kişiden diğer taraf adına tapuda kayıtlı bir gayrimenkulü satın alarak o kişi adına tescil edilmesidir. Gizli bağışının bu temel koşulu dikkate alındığında tarafların somut olayda gizli bağış vardır veya yoktur gibi iddia ve savunmada bulunmalarına ya da bu konunun tanık veya sair delillerle ispatlanmasına gerek yoktur. Kaldı ki, boşanmadan sonra taraflar arasındaki evlilik müessesi ile doğan ilişki yasal olarak ve mahkeme ilamı ile ortadan kalktığı için dava dilekçesinde davacı tarafın “eşimi seviyordum, bana çocuk doğurdu, çocuklarıma baktı, onları yetiştirdi ya da doğum günü hediyesi vs. gibi sübjektif beyanlarda bulunmasının” somut olayın gizli bağış mı, delil mi gibi araştırma ve sebebi olamayacağı gibi somut olayda olduğu üzere daire sözcüsünün açıklamasında değindiği üzere ve direnme kararının bozulmasına yasal olarak gerekçe de yapılamaz. Kaldı ki davanın taraflarından da böyle bir beyanda bulunmaları beklenemez. Böyle bir yöntem ve gerekçe gizli bağış müessesesinin yukarda açıklanan unsurları ortadan kaldırır. Başka bir unsur oluşturulmaya çalışılmış olur ki bu da yasal bir gerekçe olmaz.

Tüm bu açıklamalardan sonra, özellikle davalı tanıklarının birbirlerini teyit eden açıklamaları, tarafların müşterek çocuklarının samimi beyanları, birbirini doğrulayan iki ayrı bilirkişi raporu ve özellikle de Dairemizin 2010 yılından itibaren 2012 yılının Mayıs ayına kadar istikrarlı bir şekilde bu tür olayların gizli bağış kabul edilerek davaların veya mahkeme kararlarının gizli bağış olması şeklinde nitelendirmeleri yapıldığı ve buna dair olarak en az 60-70 adet oybirliğiyle verilmiş kararların bulunduğu, ne var ki, 2012 yılı Mayıs ayından itibaren bu güne kadar Dairede görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı, Daire kararlarının taranmasından anlaşılmıştır. Örneğin 8.HD.nin 3.3.2011 tarih, 2010/4261 E., 2011/1132 K-25.1.2011 T., 2010/3907 E., 2011/364 K.-21.2.2011 T, 2010/6617 E., 2011/861 K. 7.4.2011 T, 2010/5598 E., 2011/1992 K.-21.6.2012 T, 2011/6983-5981 E.K.: 7.6.2012 T., 2011/8040 E., 2012/5516 K.-27.3.2012 T., 2011/2604 E.., 2012/2253 K.-20.10.2011 T, 2011/572-5253 E.K.-22.9.2011 T, 2011/511-4549 E.K.-7.6.2011 T., 2011/1621-3243 E.K.- 12.11.2012 T, 2012/10298-10310 E.K.-12.6.2012 T, 2012/4069-5588 Esas ve Karar sayılı ilamları ve benzeri onlarca ilam ile 1.HD. nin 24.12.2013 T., 2013/13949-18489 E.K.-21.1.2014T.2013/15417E, 2014/737 K.- 14.1.2014 T., 2013/14383 E., 2014/171 K.- 12.11.2013 T., 2012/15032 E., 2013/15634 Karar sayılı ve benzeri bir çok ilam ile, HGK’nun 26.6.2013 T, 2012/8-1137 E., 2013/879 Karar sayılı ilamı gizli bağış olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kaldı ki, HGK’nun bir amacı da, yargısal içtihatlarda istikrarı sağlamaktır. Özellikle bu tür uyuşmazlıklar eşler arasında iken boşanmakla talep edilmesi halinde 8.Hukuk Dairesine, diğer hallerde ise, 1. Hukuk Dairesine gelmekle olup her iki dairenin uygulamaları da açıkladığım kararlarla ortadadır.

Hal böyle olunca; yerel mahkemenin takdiri, dosyadaki birbirini teyit eden iki ayrı uzman bilirkişi raporu, resmi sözleşme kapsamı, davacının dilekçesindeki açıklamaları, yukarda esas ve karar numarası belirtilen 1.HD.’nin, 8.HD.’nin ve HGK’nun kararı ile taraf tanıklarının anlatımları göz önüne alındığında davaya konu somut olayın gizli bağış olduğu bu sebeple yerel mahkemenin ısrar kararının son derece açıklanan içtihatlara, dosyadaki delillere ve bilirkişi raporlarına uygun olduğu anlaşılmakla araştırma bozması şeklinde tecelli eden HGK’nun sayın çoğunluğunun görüşlerine bu sebeplerle katılmam mümkün değildir. Yerel mahkeme karan onanmalıdır kanaatindeyim.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2013/8-640 K. 2014/386 T. 26.3.2014