İstanbul Sözleşmesi Nedir? Kim, Neden Eleştiriyor?

Av.Yasin GİRGİN
Takip edin

Avrupa Konseyi hangi üyelerden oluşur, ne zaman kurulmuştur?

5 Mayıs 1949’da Londra‘da Londra Antlaşması‘nı imzalayan 10 ülke tarafından insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek; ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde ve çevre konularındaki sorunlara çözüm aramak; Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak amaçlarıyla Avrupa Konseyi kuruluyor.

Avrupa Konseyi’nin belkemiğini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ise 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır.

Avrupa Konseyi’nin merkezi şu anda Fransa’nın Strazburg kentinde.

Avrupa Konseyi’ne Almanya, Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, GKRY, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Karadağ, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan olmak üzere 47 ülke üye.

Türkiye, Avrupa Konseyi’ne ne zaman katılmıştır?

Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kuruluşundan hemen sonra davet edilmiş ve konseye Ağustos 1949‘da üye olarak kurucu üyeler arasında yeralmıştır.

Avrupa Konseyi, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’yla kurduğu ilk kurumsal bağı temsil ediyor.

Avrupa Konseyi’nin önemi nedir?

Avrupa Konseyi bütün taraf ülkelerin bireysel başvuru hakkını kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başta olmak üzere birçok denetim mekanizmasıyla üye ülkelerdeki hukuku denetler.

İstanbul Sözleşmesi Nedir?

Avrupa Konseyi, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi adı altında bir metin hazırlıyor. Bu metin, Konseyin bu zamana kadar hazırladığı 200’ü aşkın sözleşmeden bir tanesi.

Bu metin ilk olarak 2011 yılında İstanbul‘da imzaya açılıyor bu nedenle bu metin İstanbul Sözleşmesi adıyla anılmaya başlıyor.

Türkiye, 2011 yılında kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ve onaylayan ülke olarak tarihteki yerini alıyor. Sözleşme, 10 ülkenin onayıyla 2014 yılında yürürlüğe giriyor.

Sözleşme, uluslararası hukukta kadına karşı şiddetin, kadın erkek eşitsizliğinin ve kadınlara karşı yapılan ayrımcılığın sonuçları olduğuna vurgu yapan ilk sözleşme olma özelliğine sahip.

Bu İstanbul Sözleşmesi ile birlikte Türkiye, ülke içinde birçok değişiklik ve düzenleme yapmaya başlıyor. Bunlardan en önemlisi de 2012 yılında 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine dair Kanunun kabul edilmesi oluyor.

İstanbul Sözleşmesi Neden Eleştiriliyor?

Sözleşmenin çıkış noktası kadınlara şiddetin kökeninde kadınla erkek arasında eşitsizlik olduğu yaklaşımına dayanıyor. Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve şiddet uygulayanların adalete teslim edilmesi, bu sözleşmenin temel taşlarını oluşturuyor.

Gelenek, töre, din, yada “namus” gerekçelerinin, herhangi bir şiddet eyleminin bahanesi olarak kabul edilmemesinin sağlanması sözleşmenin amaçlarından biri.

Sözleşme taraf devletlere, aşağıda belirtilen davranışlara yönelik cezai veya başka bir hukuki yaptırım öngörmeyi zorunlu kιlıyor:

– ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik)
– taciz amaçlı takip;
– tecavüz dahil, cinsel şiddet;
– cinsel taciz;
– zorla evlendirme;
– kadınların sünnet edilmesi;
– kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama.

İstanbul Sözleşmesi, “aile yapısına atılan bomba”, “elma şekerine bulanmış zehir”(1), ”İstanbul Fethi için Zulüm 1453’de başladı diyenlerin rövanşı”(2) diyenler olduğu gibi sözleşmenin kabulü için verdiği evet oyundan pişman olduğunu, neye oy verdiğini bilmeden el kaldırdığını ifade eden milletvekillerine dahi rastlanıyor. (3)

AKP İstanbul Milletvekili ve TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olanların konuyu algılamayanlar ya da konuyu farklı yerlere götüren insanlar olduğu görüşünü savunuyor.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ise İstanbul Sözleşmesi’nin 1930 yılında kadınlara seçme seçilme hakkı verilmiş kadar önemsediğini vurguluyor. Yine Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) de sözleşmeyi savunan tarafta yeralıyor.

2020 yılı Şubat ayında ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Yüksek İstişare Kurulu toplantısında, İstanbul Sözleşmesi’nin vatandaşlardan gelen şikâyetler üzerine yeniden gözden geçirileceğini” söylüyor.

Sözleşmenin Gerçekten de Eleştirilecek Yönü Var mı?

Sözleşmenin içeriğine baktığımızda kadınlara karşı şiddetin önlenmesi amacıyla düzenlenme amacını ifade ile başladığını görüyoruz. Sözleşmenin 2. maddesi sözleşmenin kapsamını şu şekilde ifade ediyor:

“Bu Sözleşme, aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları orantısız bir biçimde etkileyen, kadına karşı her türlü şiddet için geçerli olacaktır. “

Bu itibarla 4. maddesinde çok yerinde ve aklı başında kimsenin karşı çıkamayacağı aşağıdakilerle sınırlı olmayan bu ve benzer ifadeleri düzenliyor:

“ulusal anayasalarında veya ilgili diğer mevzuata kadın erkek eşitliği ilkesini dahil edecek; kadınlara karşı ayrımcılığı yasaklayacak; kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamaları yürürlükten kaldıracaklardır”

Ancak 3. maddesinin c bendinde çok önemli bir tanım yapılıyor:

““toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır;”

Yine 12. maddesi toplumdaki kadın-erkek rolünü ortadan kaldırmayı amaçladığını şu ifadelerle belirtiyor:

“Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel
davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.”

İstanbul Sözleşmesi metni elbette ki birçok açıdan eleştirilebilir. Ancak hedeflediği amaç kadına yönelik şiddetin önlenmesi, kadının kendisine önceden biçilen rollerle sınırlandırılarak erkeklerle eşit haklara sahip olamamasının ortadan kaldırılmasının son derece doğru, çağdaş, uygar bir amaçla yazıldığını düşünüyorum.

Kaldı ki, bizim Türk toplumunda da öteden beri bu şekilde davranış özendirilmiş ve örnek olarak sunulmuştur:

Türk tarihinde kadın, hatun veya hanım değerli ve yeri doldurulamazdır. Türklerde ailenin temeli kadındır. Malum, yuvayı dişi kuş yapar.

Avrupa, Afrika ve Arabistan’daki kadınlar köle olarak satılırken, Türk kadını her zaman hür ve özgür olmuştur.

Türkler, tek eşlidir.

Hunlarda, kadın erkeğin tamamlayıcısı olarak kabul edilir ve onsuz hiçbir şey yapılmazdı. Hatta öyle ki, Kağan’ın emirnamelerinde “Kağan buyruğu” ifadesi yalnız yer alır ve Kağanın hatununun adı kaydedilmezse o emirname geçerli sayılmazdı. Yabancı ülke elçileri sadece kağanın huzuruna çıkmazlardı. Elçilerin kabulü sırasında hatunun da kağanın yanında olması mutlak kuraldı.

VII. Yüzyıldan itibaren Orhun kitabelerinde, devlet işlerini bilen Hatunlardan söz edilir.

Buna karşın örneğin İngiltere‘de XI. Yüz yıla kadar erkekler karılarını satabilirlerdi. Hıristiyanlar ise kadına şeytan gözüyle bakıyorlardı. Yine İngiltere’de, kadın pis bir varlık sayıldığı için incile el sürmesine izin verilmezdi. Kadınlar incile dokunabilme hakkına VIII.Henry döneminde (1509-1547) sahip oldular.

Arapların cahiliye döneminde kız çocuklarının toprağa diri diri gömülmesi tarihi bir gerçektir.

Budizm’in kurucusu Budha, ilk zamanlar kadınları dine kabul etmemiştir.

Bunlar ve benzer örnekler Türkler dışındaki her millet için söylenebilir.

Şiddete yönelik eylemlere yönelik düzenlemelere katıldığımı yukarıda ifade etmiştim. Bununla birlikte, toplumsal cinsiyetsizliğe yolaçacak derecede uygulamalara gidilmesini hatalı buluyorum. Kadın ve erkek, -hiç tartışma olmamalı- eşittir; ancak bu eşitlik fırsat eşitliğinde, eğitim eşitliğinde, medeni haklar seviyesinde olmalıdır. Cinsiyet eşitliği ise söz konusu olamaz: Kız ve erkek çocuğun gelişim ve beceri farklılığı daha anne karnındayken başlar.

Örneğin Kız çocukları ortalama 12-15 ay arasında yürümeye başlarlar, 10. aydan itibaren de yürüyebilirler. Erkek çocukları ise kız çocuklarına göre daha geç yürümeyi öğrenirler. Ortalama 12. ve 15. aylarda yürümeye başlayan erkek çocuklarında bu süreç 16-17. aylara uzayabilir.

Kızlar konuşma, yürüme ve tuvalet alışkanlığı kazanma yönünde bir adım önde seyrederken, erkek çocuklarının kız çocuklarına oranla hastalığa yakalanmaya daha yatkın olduğu gözlenilir.

Doğumdan sonraki ilk haftalarda kız çocuklarının daha fazla gülümsediği, ayrıca daha çabuk konuştuğu, uzun cümleler kurdukları ve iletişime daha açık oldukları gözlenir. Kız çocukları iyi birer dinleyici olmakla birlikte, göz teması kurmakta da başarılıdırlar. Erkek çocukları ise kızlara göre daha geç konuşmaya başlarlar.

Örnekleri artırmak pekala mümkündür.

İstanbul Sözleşmesi -bana göre- cinsiyetin bu farklılıklarının genetik nedenlerini yok sayarak tamamen çevreden kaynaklandığı fikri ile hazırlanmıştır. Oysa çoğu klişeleşmiş toplumsal rolün, genetikten kaynaklanan cinsi özelliklerin zaman içinde tekrarlana tekrarlana kemikleşmiş olması olduğu, yani bir dayatmaya değil içinde bulunulan toplumun birikimlerinin sonucu olduğu görüşündeyim.

Kültürü de bu sıralar çok yerde duyulduğu üzere (coğrafya kaderindir) coğrafi koşullar, hayatın nasıl idame ettirildiği, hayvancılık, tarım, sanayi ile mi uğraşıldığı etkiler.

Adı ister İstanbul Sözleşmesi olsun isterse ceza kanunu, bu ve benzeri yasal düzenlemelerin yabancı dilden tercüme yöntemiyle alınması uygulanamaz  ,toplum yaşamından kopuk kanunlar ortaya çıkarıyor; uygulandığında sancı yaratıyor. Tercüme ile alınan sosyolojik kanunlar toplumun dokusu ile uyuşmuyor. Ancak ticari hayatı düzenleyen kanunların tercüme ile alınmasına herhangi bir itirazım yoktur, uluslararası alış-verişin düzenlenmesi ortak kanunlarla yapılabilir.

Sosyal hayatı düzenleyen kanunlar alınacaksa öncelikle ileri medeniyetler ya da geri medeniyetlerin hangisi olduğunun kabulünü gerektirir. Bir ülkenin daha zengin olması daha ileri bir medeniyet olduklarını göstermeyeceği gibi daha fakir olmaları da daha geri bir medeniyet kabul edilmelerinin haklı bir nedeni değildir. Zenginlik, maddi varlık, tamamen ticari hayatla ilgilidir. Medeni hayat ise kültürel birikimdir.

Bize düşen, kendi özümüze uygun sosyolojik kurallarımızı araştırıp inceleyip, bunlar üzerinde inceleme yaparak nedenlerini ve sonuçlarını araştırmaktır. Yoksa, Avrupa yahut dünyanın bir başka ülkesini taklit ederek toplumumuzu ileri götüremeyiz.

Yazıyı çok fazla uzatıp daha fazla tartışmadan bir atasözümüzle burada bitirmeyi doğru buluyorum:

“Karga kekliği taklit edeyim derken kendi yürüyüşünü şaşırmış”

Lütfen siz de yorumlarınızı bu yazının altına belirtmeyi ihmal etmeyin. Fikirleriniz önemli ve ilham vericidir.

Teşekkürler,


(1) Saadet Partisi Kadın Kolları Başkanı Ebru Asiltürk

(2) Yeni Akit Yazarı Abdurrahman Dilipak

(3) AK Parti eski milletvekili Mehmet Metiner


Ekler

İstanbul Sözleşmesi

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesi’ne dair Kanun

Bilgi paylaştıkça artar...Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on Facebook
Facebook
Share on LinkedIn
Linkedin
Email this to someone
email
Print this page
Print

2 thoughts on “İstanbul Sözleşmesi Nedir? Kim, Neden Eleştiriyor?”

  1. mertcan öztürk

    istanbul sözleşmesini çek cumhuriyeti rusya bulgaristan en sonda macaristan ile beraber bir çok ülke reddetmiştir.
    almanyada bağzı maddelerine cekince koyarak kabul etmiştir.
    istanbul sözleşmesini kadın haklarını savunuyor gözü ile görmek tamamen bir vehamettir. medeniyet ile kültür ile bu sözleşmenin hic bir bağı olmadığı gibi istanbul sözleşmesini imzalamayan ülkelerde kiz bebeklerinin diri diri gömüldüğü manasına da elbette gelmeyecektir. bizim dinimizde kadının yeri bellidir. gelenek göreneklerimiz ve 1000 yılları bulan geçmişimizdede aynı şekilde bellidir.
    MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR!

  2. İstanbul Sözleşmesi, bir cinsiyetin çıkarları üzerine kurulmuştur. Bu yüzden sadece kadınlara, eşcinsellere uluslararası bir pozitif ayrıcalık ve dokunulmazlık sağlamaktadır. Toplumdaki bazı kişiler pozitif ayrıcalıklı ve dokunulmaz ise hele hele uluslararası hukuk tarafından koruma altına alınmış ise geriye kalan cinsiyetin bu pozitif ayrıcalık karşısında ezilmekten başka bir seçeneği yoktur. Kaldı ki erkeğin, kadın karşısındaki haklarını güvence altına alan bir kanun veya sözleşme de mevcut değildir. 1 gün evli kalan erkek EŞİT kusurla boşandığı kadına 70 yıl nafaka ödüyorsa, nafakayı ödeyemediğinde hapse atılıyorsa ve eşitlik çığırtkanlığı yapan feminist oluşumlar bu duruma ses çıkarmıyorsa buradaki asıl niyetin eşitlik değil çıkar üstünlüğü olduğu anlaşılmaktadır. Yine İstanbul Sözleşmesine dayanılarak hazırlanan 6284 sayılı kanunda şiddet uyguladığı iddia edilen failin yani erkeğin eylemini ispatlayacak tanık veya delil aranmadan cezalandırılması da insan haklarına ve masumiyet karinesine aykırıdır.

    TCK’ya göre hiçbir suç işlememiş olan erkeklerin EŞİT kusurla boşansalar bile EŞİT kusurlu kadınlara ömür boyu nafaka ödemek suretiyle cezalandırılmaları, kadın istemediği sürece nafakanın kaldırılamaması, nafakanın her yıl enflasyondan fazla artırılması, nafakaya sınır çizilememesi, 6284 sayılı kanuna istinaden erkeklerin delilsiz tanıksız kapıya konulmaları, hâlihazırda erkek sığınma evlerinin olmaması ve iftiraya uğramak erkekleri toplumda istenmeyen evlat pozisyonuna düşürmüştür.

    Tüm bunların nedeni bir cinsiyeti koruyacağız diye hazırlanan ama diğer cinsiyeti mağdur eden İstanbul Sözleşmesi, CEDAW Sözleşmesi ve 6284 gibi cinsiyet temelli kanun ve sözleşmelerdir.

    Cinsiyet eşitliğini dayanak gösteren kadınların ve eşcinsellerin camilerde imamlık yapma isteklerine değinmedik bile.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!
ANKARA BOŞANMA AVUKATI ; BOŞANMA DAVASI NASIL AÇILIR