Etiket arşivi: boşanma avukatı arıyorum

2 Yaşındaki Çocuk ile Baba Arasındaki Kişisel İlişki Süresi

ÇOCUK İLE BABA ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI ( Müşterek Çocuğun 10.07.2013 Doğumlu Olduğu – Baba İle Müşterek Çocuk Arasında Daha Kısa Süreli Şekilde Kişisel İlişki Düzenlenmesi Gerektiği/Tarafların Aynı İl Sınırları İçerisinde İkamet Ettikleri ve Günümüz Ulaşım Koşulları Dikkate Alındığında Kişisel İlişki Tesis Edilirken Aynı Yer-Farklı Yer Ayrımı Yapılmasının da Doğru Olmadığı )
ANNENİN VELAYET GÖREVİNİ GEREĞİ GİBİ YERİNE GETİRMESİ ( Velayeti Anneye Verilen Müşterek Çocuğun Halen Anne Bakım ve Şefkatine Muhtaç Olması Nedeniyle Uzun Süreli Olarak Anne Yanından Ayrılmasının Çocuğun Bedeni ve Fikri Gelişmesine Engel Olacağı – Davacı Annenin Velayet Görevini Gereği Gibi Yerine Getirmesine de Engel Olacağı )
VELAYETİ ANNESİNE VERİLEN ÇOCUĞUN ANNE BAKIM VE ŞEFKATİNE MUHTAÇ OLMASI ( Müşterek Çocuğun 10.07.2013 Doğumlu Olduğu – Uzun Süreli Olarak Anne Yanından Ayrılmasının Çocuğun Bedeni ve Fikri Gelişmesine Engel Olacağı/Davacı Annenin Velayet Görevini Gereği Gibi Yerine Getirmesine de Engel Olacağının Gözetileceği )
4721/m. 182, 323, 324
ÖZET : Müşterek çocuk 10.07.2013 doğumludur. Mahkemece davalı baba ile çocuk arasında “aynı yerde oturmaları halinde her ayın 1. ve 3. haftaları cumartesi ve pazar günleri ile dini bayramların 2. ve 3. günleri sabah saat 09:00’dan ertesi gün akşam saat 17:00’ye kadar; her yıl 1 Temmuz günü sabah saat 09:00’dan 31 Temmuz günü saat 17:00’a kadar, farklı yerde oturmaları halinde her yıl 1 Temmuz günü sabah saat 09:00’dan 31 Temmuz günü saat 17:00’a kadar” kişisel ilişki kurulmuştur. Velayeti anneye verilen müşterek çocuğun halen anne bakım ve şefkatine muhtaç olması nedeniyle, uzun süreli olarak anne yanından ayrılması çocuğun bedeni ve fikri gelişmesine engel olacağı gibi, davacı annenin velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine de engel olacaktır. Kişisel ilişki kurulmasına dair kararların değişen şartlara göre her zaman değiştirilmesi mümkündür. Baba ile müşterek çocuk arasında daha kısa süreli şekilde kişisel ilişki düzenlenmesi gerekir. Tarafların aynı il sınırları içerisinde ikamet ettikleri ve günümüz ulaşım koşulları dikkate alındığında kişisel ilişki tesis edilirken aynı yer-farklı yer ayrımı yapılması da doğru değildir. velayet

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi, kişisel ilişki, nafakalar, manevi tazminat miktarı, ziynet talebinin reddi, yargılama sırasında verilen tedbir kararları ile 10.07.2015 ve 03.08.2015 tarihli ek kararlar ile reddi hakim talebinin reddine dair 03.07.2014 tarihli karar yönünden, davalı erkek tarafından ise; kusur belirlemesi, aleyhe hükmedilen manevi tazminat, nafakalar, velayet ve aile konutu şerhi konulması yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 14.01.2016 günü duruşmalı temyiz eden vekili ve karşı taraf duruşmalı temyiz eden davalı ile vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin tüm, davacı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-)Müşterek çocuk 10.07.2013 doğumludur. Mahkemece davalı baba ile çocuk arasında “aynı yerde oturmaları halinde her ayın 1. ve 3. haftaları cumartesi ve pazar günleri ile dini bayramların 2. ve 3. günleri sabah saat 09:00’dan ertesi gün akşam saat 17:00’ye kadar; her yıl 1 Temmuz günü sabah saat 09:00’dan 31 Temmuz günü saat 17:00’a kadar, farklı yerde oturmaları halinde her yıl 1 Temmuz günü sabah saat 09:00’dan 31 Temmuz günü saat 17:00’a kadar” kişisel ilişki kurulmuştur. Velayeti anneye verilen müşterek çocuk halen anne bakım ve şefkatine muhtaç olması nedeniyle, uzun süreli olarak anne yanından ayrılması çocuğun bedeni ve fikri gelişmesine engel olacağı gibi, davacı annenin velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine de engel olacaktır. Kişisel ilişki kurulmasına dair kararların değişen şartlara göre her zaman değiştirilmesi mümkündür. Baba ile müşterek çocuk H. arasında daha kısa süreli şekilde kişisel ilişki düzenlenmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmadığı gibi tarafların aynı il sınırları içerisinde ikamet ettikleri ve günümüz ulaşım koşulları dikkate alındığında kişisel ilişki tesis edilirken aynı yer-farklı yer ayrımı yapılması da doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 1.350.00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, aşağıda yazılı harcın davalıya yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna ve 136.00 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatıran davacıya iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.01.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/8979 K. 2016/588 T. 14.1.2016 

Boşanmada Manevi Tazminat Verilmesinin Amacı

BOŞANMA DAVASI ( Boşanmada Manevi Tazminatın Amacının Boşanmaya Sebep Olan Olaylar Yüzünden Kişilik Hakkı Saldırıya Uğrayan Tarafın Bozulan Ruhsal Dengesini Telafi Etmek ve Manevi Değerlerindeki Eksilmeyi Karşılamak Olduğu – Kişilik Haklarını İhlal Eden Fiille Tazminat Miktarı Arasında Makul Bir Oranın Bulunması Gerektiğinin Gözetileceği )
BOŞANMADA MANEVİ TAZMİNATIN AMACI ( Boşanmaya Sebep Olan Olaylar Yüzünden Kişilik Hakkı Saldırıya Uğrayan Tarafın Bozulan Ruhsal Dengesini Telafi Etmek ve Manevi Değerlerindeki Eksilmeyi Karşılamak Olduğu – Kişilik Haklarını İhlal Eden Fiille Tazminat Miktarı Arasında Makul Bir Oranın Bulunması Gerektiği )
BOŞANMA DAVASINDA MANEVİ TAZMİNAT MİKTARININ BELİRLENMESİ ( Bir Tarafın Zenginleşmesine Yol Açacak Sonuçlar Doğurur Miktarda Manevi Tazminat Takdir Edilemeyeceği – Bir Yandan Kişilik Hakları Zedelenen Tarafın Ekonomik ve Sosyal Durumunun ve Boşanmada Kusuru Bulunup Bulunmadığının ve Varsa Kusur Derecesinin Fiilin Ağırlığını Öbür Yandan da Kişilik Haklarına Saldırıda Bulunanın Kusur Derecesinin Ekonomik ve Sosyal Durumunun Göz Önünde Bulundurulacağı )
4721/m. 4, 166, 174
ÖZET : Dava boşanma davasıdır.

Boşanmada manevi tazminatın amacı, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın, bozulan ruhsal dengesini telafi etmek, manevi değerlerindeki eksilmeyi karşılamaktır. Onun için, kişilik haklarını ihlal eden fiille, tazminat miktarı arasında makul bir oranın bulunması gerekir. Bir tarafın zenginleşmesine yol açacak sonuçlar doğurur miktarda manevi tazminat takdiri, müesseseyi amacından saptırır. Hakim, tazminat miktarını saptarken, bir yandan kişilik hakları zedelenen tarafın, ekonomik ve sosyal durumunu ve boşanmada kusuru bulunup bulunmadığını ve varsa kusur derecesini, fiilin ağırlığını; öbür yandan da, kişilik haklarına saldırıda bulunanın kusur derecesini, ekonomik ve sosyal durumunu göz önünde bulundurmak zorundadır.

bosanmada-manevi-tazminat

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-)Boşanmada manevi tazminatın amacı,

  • boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın,
  • bozulan ruhsal dengesini telafi etmek,
  • manevi değerlerindeki eksilmeyi karşılamaktır.

Onun için, kişilik haklarını ihlal eden fiille, tazminat miktarı arasında makul bir oranın bulunması gerekir.

Bir tarafın zenginleşmesine yol açacak sonuçlar doğurur miktarda manevi tazminat takdiri, müesseseyi amacından saptırır.

Hakim, tazminat miktarını saptarken, bir yandan kişilik hakları zedelenen tarafın, ekonomik ve sosyal durumunu ve boşanmada kusuru bulunup bulunmadığını ve varsa kusur derecesini, fiilin ağırlığını; öbür yandan da, kişilik haklarına saldırıda bulunanın kusur derecesini, ekonomik ve sosyal durumunu göz önünde bulundurmak zorundadır.

Açıklanan ilkeler gözetildiğinde davacı erkek yararına takdir edilen manevi tazminat miktarı, ölçülülük ilkesine uygun olmayıp fazla bulunmuştur. Türk Medeni Kanununun 4. maddesinde yer alan hakkaniyet ilkesi gözetilerek daha uygun miktarda tazminat takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/12460 K. 2016/2831 T. 17.2.2016

Sık Sık Trafik Kazası Yapan İşçi

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2007/35818 K. 2008/11433
T. 5.5.2008
• FESHİN GEÇERSİZLİĞİ VE İŞE İADE DAVASI ( Sık Sık Kusurlu Davranışı İle Trafik Kazası Yaptığı Anlaşılan Davacının İşindeki Yetersizliği Fesih İçin Geçerli Neden Teşkil Edeceği )
• İŞÇİNİN YETERSİZLİĞİNDEN KAYNAKLANAN GEÇERLİ FESİH ( Feshin Geçersizliği ve İşe İade Davası – Sık Sık Kusurlu Davranışı İle Trafik Kazası Yaptığı Anlaşılan Davacının İşindeki Yetersizliği Fesih İçin Geçerli Neden Teşkil Edeceği )
• KUSUR ( Feshin Geçersizliği ve İşe İade Davası – Sık Sık Kusurlu Davranışı İle Trafik Kazası Yaptığı Anlaşılan Davacının İşindeki Yetersizliği Fesih İçin Geçerli Neden Teşkil Edeceği/Hasar Bedelinin Düşük Olmasının Sonuca Etkili Olmadığı )
4857/m.18, 21
ÖZET : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir. Şoför olarak çalışan davacının 8 defa trafik kazası yaptığı ve çoğunlukla kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Sık sık kusurlu davranışı ile trafik kazası yaptığı anlaşılan davacının işindeki yetersizliği fesih için geçerli neden teşkil eder. Kaza adedinin fazlalığı ve davacının kusuru aynı zamanda yetersizlikle ilgili olup, hasar bedelinin düşük olması sonuca etkili değildir.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı EGO avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi S.Göktaş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18’nci maddesinin 1. fıkrasına göre, işveren, iş sözleşmesini işçinin davranışlarından kaynaklanan nedenlerle geçerli olarak feshedebilir. İş Kanunu’nun gerekçesinde hangi hallerin işçinin yetersizliği nedeniyle geçerli fesih hakkı bahşedeceği örnek kabilinden sayılmış olup bunlar; ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma; gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma, işe yoğunlaşmasının giderek azalması; işe yatkın olmama; öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği; sık sık hastalanma; çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık, uyum yetersizliği, işyerinden kaynaklanan sebeplerle yapılacak fesihlerde emeklilik yaşına gelmiş olma hallerdir.

İşçinin yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerin iş sözleşmesinin geçerli feshi imkânını bahşetmesi için, işçinin kişisel yetenek ve özellikleri itibariyle, fesih anında iş sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri tamamen veya kısmen ifa edemeyecek durumda olması şarttır ( Von Hoyningen-Huesslene, G./Linck, R., §1 KSchG Rdnr. 176 sh.165; Mues, W.M./Eisenbeis, E./Legerlotz, C./Laber, J., Kündigungsrecht, Teil 3 Rz. 4, sh.606 ). İşçinin yetersizliğinin, işletmenin normal işleyişinde somut olarak aksaklık ve bozulmalara sebebiyet vermesi ve işçinin yetersizliğinin doğurduğu üretim aksaklığının ilave masrafı doğurmayan tedbirlerle giderilemez olması gerekir. İş sözleşmesinin işçinin fiziki ve mesleki yetersizliği nedeniyle geçerli bir şekilde feshedilebilmesi için, onun iş edimini yerine getirmesi bakımından sahip olması zorunlu olan mesleki ve fiziki özelliklerindeki eksiklik ve yoksunluğun iş sözleşmesinin feshi anında mevcut olması ve onun iş ediminin usulüne uygun bir şekilde ifası için kısa sürede doktor, terapist, psikolog, antrenör vs.nin yardımıyla bu özelliklere yeniden kavuşabilmesinin mümkün görülmemesi gerekir.

İşverenin iş ilişkisini sona erdirmek işçinin çalışmaya devam etmek yönündeki menfaatlerin tartılmasında işverenin menfaatleri işçininkine oranla daha ağır basmalıdır. Bu hususta genel bir ölçü vermek mümkün olmayıp, somut olayın özellikleri dikkate alınarak inceleme yapılmalıdır. İşçinin kabileyet ve uygunluğunda azalmanın kaynağı bizzat ilişkisi ise, örneğin meslek hastalığına veya iş kazasına dayanıyorsa, bu hususlar işçi lehine dikkate alınmalıdır. Buna göre, işçinin hastalığı işyerinden kaynaklanmışsa, bu olgu işçi lehine dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda, işçinin meslek hastalığının işverenin işyerinde gerekli koruma ve iş güvenliği tedbirleri almamasından kaynaklanması halinde, iş sözleşmesinin feshinin geçerliliğinin incelenmesinde katı davranılmalıdır. İş kazasına işverenin ya da işçinin kusuru ile mi sebebiyet verildiği hususları da incelenmelidir. İşyerinde işe devamsızlık oranı da dikkate alınmalıdır.

İşçinin yetersizliğine dayanan fesihlerde, iş edimi işçinin yeteneği gibi kendisinde objektif olarak bulunan hal ve hususiyetlerden dolayı sözleşmeye uygun olarak yerine getirilemezken, işçinin davranışından kaynaklanan fesihte, sözleşmenin ifasında işçinin somut olarak akde aykırı bir davranışı nedeniyle iş edimi yerine getirilememektedir. Başka bir anlatımla, işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli fesih sebebinin kabulü için, işçinin verim düşüklüğünün işçinin icra ettiği iş için gerekli olan fiziki veya fikri özellikleri haiz olmamasından kaynaklanmalıdır. Buna karşılık, yaptığı iş için gerekli olan şahsi özelikleri haiz ve mesleki bilgilerle donanımlı; yani mesleki yetenek ve uygunluk açıdan aranan niteliklere sahip olan bir işçinin, daha önce kendisine ihtar edilmiş olmasına rağmen, aynı veya benzer işi görenlerden ortalama olarak daha az verimli çalışmaya devam etmesi, işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih sebebidir.

İş sözleşmesinin feshi birbirinden bağımsız birden çok sebebe dayanıyorsa, iç içe geçmiş sebep söz konusu olmaz. Böyle bir durumda her bir eylem tek olarak geçerli feshin varlığı açısından ayrı ayrı incelenmelidir. Eğer, yapılacak ayrı ayrı incelemeler sonucunda her bir sebep tek başına iş sözleşmesinin feshi için geçerli neden oluşturmuyorsa, ayrık olarak çeşitli sebeplerin bir bütün olarak tarafların menfaatlerinin makul bir şekilde değerlendirilmesiyle birlikte, feshin doğru, makul ve onaylanmaya değer olup olmadığının incelenmesi yapılmalıdır.

İşçinin mesleki yetersizliği açısından geçerli fesih nedeninin oluşabilmesi için sözleşme ile üstlenilen iş ediminin usulüne uygun ifası için gerekli olan mesleki kabiliyet ve uygunluğun iş sözleşmesinin feshedildiği anda işçide kısmen veya tamamen mevcut olmaması gerekir. Bu suretle iş sözleşmesinde tarafların edim mübadele ilişkisinin önemli ölçüde işveren aleyhine bozulması gerekir. Mesleki uygunluk yokluğu, soyut olarak ele alınmalı, somut iş ilişkisine ve bununla bağlantılı borçlanılan iş edimiyle ilişkilendirilerek değerlendirilmelidir ( Mues, W.M./Eisenbeis, E./Legerlotz, C./Laber, J., Kündigungsrecht, Teil 3 Rz. 86, sh.630 ). İşyerinde çalışma metodunun değiştirilmesi nedeniyle, işçinin, yeni mesleki eğitim alması imkânı sağlanmasına rağmen, borçlanılan iş ediminin ifası için gerekli olan mesleki bilgiyi kısa sürede kazanabilecek durumda olmaması halinde de, mesleki açıdan uygunluğun olmadığı kabul edilir.

Somut olayda, şoför olarak çalışan davacının 8.4.2005–16.8.2006 tarihleri arasında 8 defa trafik kazası yaptığı ve çoğunlukla kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Sık sık kusurlu davranışı ile trafik kazası yaptığı anlaşılan davacının işindeki yetersizliği fesih için geçerli neden teşkil eder. Kaza adedinin fazlalığı ve davacının kusuru aynı zamanda yetersizlikle ilgili olup, hasar bedelinin düşük olması sonuca etkili değildir. Davalı işverence iş sözleşmesi geçerli nedenle feshedilmiş olduğundan, davanın reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulü hatalı olmuştur.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı İş Kanunun 20.maddesinin 3.fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda belirtilen nedenlerle;

1. Ankara 3. İş Mahkemesinin 19.7.2007 gün ve 562-465 sayılı kararının bozularak ortadan kaldırılmasına,

2. Davalı BUGSAŞ hakkında açılan davanın husumet yönünden reddine,

3. Davalı EGO hakkında açılan davanın esastan reddine,

4. Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

5. Davacının yapmış olduğu yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı ( 294.50 ) YTL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

6. Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 500.- YTL ücreti vekâletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

7. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine, kesin olarak, 05.05.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Trafik Kazasında Şikayetten Vazgeçme

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2014/12-817 K. 2015/190 T. 2.6.2015
• TAKSİRLE ÖLÜME NEDEN OLMA SUÇU ( Yargılama Süreci Boyunca Maddi Gerçeğe Ulaşma ve Adaleti Sağlama Yolunda Çaba Harcayan ve Sanığı Birebir Gözlemleyen Yerel Mahkemece Dosya Kapsamına Uygun ve Yasada Belirtilen Ölçütler Gözetilerek Temel Cezanın İki Yıl Altı Ay Olarak Tayin ve Takdir Edilmesinde Bir İsabetsizlik Bulunmadığı )
TRAFİK KAZASINDA ŞİKAYETTEN VAZGEÇME ( Ölenin Babasının Kovuşturma Aşamasında Tereddüte Mahal Vermeyecek Şekilde Şikayetinden Vazgeçtiği ve Bu Beyanından Dönemeyeceği Göz Önüne Alındığında Davaya Katılma Hakkkı Bulunmadığından Direnme Hükmünü Temyiz Etmeye Hakkı da Bulunmadığının Gözetilmesi Gerektiği – Taksirle Ölüme Neden Olma Suçu )
• TEMYİZ ETME HAKKI ( Taksirle Ölüme Neden Olma – Ölenin Babasının Kovuşturma Aşamasında Tereddüte Mahal Vermeyecek Şekilde Şikayetinden Vazgeçtiği/Davaya Katılma Hakkı Bulunmadığından Direnme Hükmünü Temyiz Etmeye Hakkı da Bulunmadığı )
• MÜTERAFİK KUSUR ( Sanığın Havanın Açık ve Aydınlık Olduğu Olay Saatinde Çocuk İçin Taşıt Yolu İçinde Yeterli Mesafe Bırakmadığı – Yol ve Trafik Durumunun Gerektirdiği Şartlara Göre Hızını Ayarlamadığı/Meydana Gelen Kazaya Müterafik Kusuruyla Sebebiyet Verdiği/Taksirle Ölüme Neden Olma )
• TEMEL CEZANIN BELİRLENMESİ ( Sanığın Meydana Gelen Kazaya Müterafik Kusuruyla Sebebiyet Verdiği – Sanığı Birebir Gözlemleyen Yerel Mahkemece Dosya Kapsamına Uygun ve Yasada Belirtilen Ölçütler Gözetilerek Temel Cezanın İki Yıl Altı Ay Olarak Tayin ve Takdir Edilmesinde İsabetsizlik Bulunmadığı )
5237/m.22/4,61,85/1
ÖZET : Suçtan zarar gören konumundaki ölenin babasının soruşturma aşamasında sanıktan şikayetçi olduğunu belirttiği, ancak kovuşturma aşamasında sanık hakkındaki özgür iradesine dayalı olduğu hususunda bir kuşku bulunmayan şikayetinden vazgeçip davaya katılmak istemediğini beyan ettiği, Özel Dairenin bozma ilamından sonra ise vekili vasıtasıyla sanıktan şikayetçi olduğunu bildirerek direnme hükmünü temyiz ettiği olayda, kovuşturma aşamasında tereddüte mahal vermeyecek şekilde şikayetinden vazgeçtiği ve bu beyanından dönemeyeceği göz önüne alındığında davaya katılma hakkkı bulunmadığından direnme hükmünü temyiz etmeye hakkı da bulunmamaktadır. Bu itibarla, kovuşturma aşamasında şikayetçi olmadığını belirtmesi sebebiyle davaya katılma hak ve yetkisi bulunmayan suçtan zarar gören vekilinin temyiz hakkı da bulunmadığından vaki temyiz talebinin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddesi gereğince reddine karar verilmelidir. Öte yandan, sanığın havanın açık ve aydınlık olduğu olay saatinde; yerleşim birimi içinde bulunan 12 metre genişliğindeki çift yönlü yolda kamyonetiyle seyir halindeyken çocuk parkının yanından geçtiği sırada gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek aynı istikamette, taşıt yolunun sağ tarafında bisiklet kullanan 9,5 yaşındaki çocuğu fark etmediği, çocuk için taşıt yolu içinde yeterli mesafe bırakmadığı, yol ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara göre hızını ayarlamadığı, direksiyon hakimiyetini kaybederek yanlış manevra yapması sebebiyle kamyonetin sağ arka teker kısmına çarpıp ölen asli kusurlu bisiklet sürücüsü çocukla birlikte meydana gelen kazaya müterafik kusuruyla sebebiyet verdiği olayda; yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ve sanığı birebir gözlemleyen yerel mahkemece dosya kapsamına uygun ve T.C.K.nun 61. ve 22/4. maddelerinde belirtilen ölçütler gözetilerek temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak tayin ve takdir edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama aynı Kanunun 3/1. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır.

DAVA : Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık H. Ç.’in 5237 Sayılı T.C.K.nun 85/1, 62/1 ve 50/1-a ve 53/6. maddeleri uyarınca 15.200 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve sürücü belgesinin 1 yıl süreyle geri alınmasına ilişkin, Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.5.2011 gün ve 482-434 Sayılı hükmün, sanık müdafiileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 4.9.2013 gün ve 28112-19211 sayı ile;

“… Diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;

İdaresindeki kamyonetle çift yönlü yolda seyrederken kendisiyle aynı yönde ve sağ tarafında gitmekte olan bisikletli çocuğun aniden sola yönelerek kamyonetin sağ arka teker kısmına çarpıp yere düşmesi suretiyle ölmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın tali kusurlu olduğu, soruşturma aşamasında ölenin yakınlarının maddi ve manevi zararlarını ödemesi sebebiyle şikayetçi olmadıkları da gözetilerek asgari sınırdan ceza tayini gerekirken yazılı gerekçeyle teşdiden ceza tayini…”,

İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 11.2.2014 gün ve 605-92 sayı ile;

“… Yargıtay bozma kararına dayanak yapılan gerekçelerin olaya ve yasaya uygun olmadığının düşünüldüğü zira,

Sanığın tali trafik kusurlusu olduğu, tali trafik kusurlusu olarak nitelemenin en asgari düzeyde trafik kusurlusu olunduğu anlamına gelmediği,

Sanığın eylemi için uygulanan kanun maddesinin 2 yıl hapis ile 6 yıl hapis cezası arasında bir cezayı ön gördüğü,

Olayın bu şekilde meydana gelmesinde asıl kusurlu hareket müteveffaya ait olsa da, olayın ölümle sonuçlanmasının ana nedeninin sanığın aracını müteveffaya ve bisikletine bu kadar yakın kullanması halinin olduğu,

Sanığa ait trafik kusurunun en asgari tali kusurdan biraz daha fazla oranda tali trafik kusuru olduğu,

Tali trafik kusuru çok az oranda olmayan sanığın eylemi içinde, hakkında uygulanan kanun maddesinin öngördüğü asgari ceza süresi olan 2 yıl hapis cezası süresi yerine 2 yıl 6 ay hapis cezası uygulamasının olayın meydana geliş şekli ve trafik kusurunun niteliğiyle olayın meydana gelişine yaptığı etkiye uygun olduğunun düşünüldüğü,

Sanığa verilen ceza miktarı belirlenir iken, olayın meydana geliş şekli, taraflara ait trafik kusurlarının niteliği ve olayın meydana gelmesindeki etkisinin, sanığa ait sürücü belgesinin B sınıfı olmasının ve sanığın sabıka kaydının göz önüne alındığı ve bu sebeplerle sanığın eylemi için uygulanan kanun maddesinin öngördüğü asgari ceza süresinden daha fazla bir ceza süresinin belirlenmesi yoluna gidildiği,

Adli para cezasının süresi ve cezanın parasal karşılığı belirlenir iken sanığın sosyo-ekonomik durumunun göz önüne alındığı,

Sanığın bütün duruşma aşamalarına ve savunmasına yansıyan söylem ve davranışları, inkarcı tutum ve bakış açısı göz önüne alınarak sanığa atfedilen eylemin taksirli olması, bir daha aynı nitelikli bir trafik kusurunu işlemeyeceği ve pişmanlık duyduğu yönünde vicdani kanaatin oluşmaması, trafik kusurlu eylemlerin yarattığı sosyal etki nedenleriyle sanığa verilen cezanın ertelenmesinin ve hakkında hüküm açıklaması geri bırakılmasının düşünülmediği ve uygun görülmediği ayrıca yargılama süresinde müteveffanın yakınlarına tazminat ödemesi yapmasının sanık lehine takdiri indirim nedeni olarak değerlendirildiği…”,

Gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdafiileri ve şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.12.2014 gün ve 171429 Sayılı “red ve bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daireyle yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan hüküm kurulurken temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak belirlenmesinin isabetli olup olmadığının tespitine dair ise de, temyiz incelemesinin kapsamının belirlenmesi açısından öncelikle Özel Dairenin bozma kararı öncesindeki yargılamada kovuşturma aşamasında şikayetinden vazgeçtiğini ve davaya katılmak istemediğini belirten ölenin babası olan suçtan zarar görenin bozma kararı sonrasında vekili aracılığıyla şikayetçi olduğunu belirterek hükmü temyiz etme hakkının bulunup bulunmadığı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.

1- )Özel Dairenin bozma kararı öncesindeki yargılamada kovuşturma aşamasında şikayetinden vazgeçtiğini ve davaya katılmak istemediğini belirten ölenin babası olan suçta zarar görenin bozma kararı sonrasında vekili aracılığıyla şikayetçi olduğunu belirterek hükmü temyiz etme hakkının bulunup bulunmadığı;

İncelenen dosya kapsamından,

Ölen M. D.’in babası olan suçtan zarar görenin 30.7.2011 tarihli kolluk beyanında; “kızına çarparak ölümüne sebebiyet veren sürücüden şikayetçi olduğunu” beyan ettiği, Özel Dairenin bozma ilamı öncesindeki yargılamada iddianamenin değerlendirilmesi aşamasında 20.8.2010 tarihli dilekçesiyle; “her ne kadar kızlarının ölümünden dolayı sanıktan şikayetçi olduğunu belirtmiş ise de şikayetinden vazgeçtiğini” aynı tarihli 2. dilekçesiyle de “kızlarının ölümünden doğmuş ve doğacak tüm maddi ve manevi haklarından vazgeçtiğini” belirttiği, 15.2.2011 tarihli ilk oturumda da; “sanıktan şikayetçi olmadığını, müdahil olmak istemediğini, meydana gelmiş maddi zararlarının sanık tarafından tazmin edildiğini” beyan ettiği, bu sebeple yokluğunda verilen kararın kendisine tebliğ edilmediği, ilk hükme yönelik herhangi bir temyiz talebinin de bulunmadığı,

Özel Dairenin bozma ilamı sonrasında yerel mahkemece duruşma gününün şikayetçi sıfatıyla S. D.’e tebliğ edildiği, vekilinin; “müşteki her ne kadar şikayetinden vazgeçmiş ise de; iradesi kızını kaybetmesinin acısıyla sakatlandığından sanık hakkında şikayetçi bulunmaktadır bu sebeple mahkemeniz kararında direnilmesini talep ederiz” açıklamalarını içeren bir dilekçe sunduğu, şikayetçi ve vekilinin yokluğunda verilen direnme kararının gerekçeli kararın tebliği üzerine süresinde 18.2.2014 tarihinde şikayetçi vekili tarafından temyiz edildiği,

Anlaşılmaktadır.

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 260. maddesinde; Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve katılan sıfatını almış olanlarla katılma istemi karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yollarının açık olduğu belirtilmiş “Mağdurla şikayetçinin hakları” başlıklı 234. maddesinde; mağdur ve şikayetçinin kovuşturma evresine dair hakları sayılırken 2. bentte “kamu davasına katılma” ve 6. bentte “davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma” hakkı olduğu açıklanmış, “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesinde;

“1 ) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişilerle malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.

2- ) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır”,

“Katılma usulü” başlıklı 238. maddesinde;

“1 ) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur.

2- ) Duruşma sırasında şikayeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur.

3- ) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir.

4- ) Sulh ceza mahkemesinde açılmış olan davalarda katılma hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz” ve 243. maddesinin 1. fıkrasında da; “Katılan, vazgeçerse veya ölürse katılma hükümsüz kalır…” düzenlemesine yer verilmiştir.

Yukarıda belirtilen düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde; katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören kişinin kovuşturma aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduğunu bildirerek kamu davasına katılma ve davaya katılmış olma koşuluyla kanun yollarına başvurma hakkı bulunduğu, duruşma sırasında şikayeti belirten ifade üzerine suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulacağı, kovuşturma aşamasında şikayetinden vazgeçen kişinin ise davaya katılma hakkı bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan “Yargıtayca temyiz isteğinin reddi” başlıklı 317. maddesinde de; “Yargıtay, süresi içinde temyiz dilekçesinin verilmediğini veya beyanının yapıldığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını görürse, temyiz isteğini reddeder, görmezse incelemesini yapar” düzenlemesine yer verilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,

Suçtan zarar gören konumundaki ölen M.’nın babası S. D.’in soruşturma aşamasında sanıktan şikayetçi olduğunu belirttiği, ancak kovuşturma aşamasında sanık hakkındaki özgür iradesine dayalı olduğu hususunda bir kuşku bulunmayan şikayetinden vazgeçip davaya katılmak istemediğini beyan ettiği, Özel Dairenin bozma ilamından sonra ise vekili vasıtasıyla sanıktan şikayetçi olduğunu bildirerek direnme hükmünü temyiz ettiği olayda, kovuşturma aşamasında tereddüte mahal vermeyecek şekilde şikayetinden vazgeçtiği ve bu beyanından dönemeyeceği göz önüne alındığında davaya katılma hakkkı bulunmadığından direnme hükmünü temyiz etmeye hakkı da bulunmamaktadır.

Bu itibarla, kovuşturma aşamasında şikayetçi olmadığını belirtmesi sebebiyle davaya katılma hak ve yetkisi bulunmayan suçtan zarar gören S. D. vekilinin temyiz hakkı da bulunmadığından vaki temyiz talebinin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddesi gereğince reddine karar verilmelidir.

Suçtan zarar gören S. Dedeler vekilinin temyiz isteminin reddine karar verilmesi sebebiyle sanık müdafiilerinin temyiziyle sınırlı olarak yapılan incelemede:

2- )Sanık hakkında 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan hüküm kurulurken temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak belirlenmesinin isabetli olup olmadığına gelince;

İncelenen dosya kapsamından;

Sanığın olay günü havanın açık ve aydınlık olduğu saat 19.35 sıralarında yerleşim birimi içinde bulunan, 12 metre genişliğindeki, çift yönlü, asfalt zeminli, kuru yolda kamyonetiyle seyir halinde iken hızını düşürüp yavaşladığı sırada kamyonetin arkasından gelen tıkırtı üzerine durup baktığında sağ arka tekerleğin yanında bir bisiklet ve 1,5 metre arkasında da ölen çocuk M.’yı kanlar içinde yatarken gördüğü, hemen hastaneye ve polise haber verdiği, 2001 doğumlu ve suç tarihinde 9,5 yaşında olan M.’nın kazadan yaklaşık 45 dakika sonra “kafa travmasına bağlı beyin dokusu harabiyeti ve beyin kanaması” sonucu kaldırıldığı hastanede öldüğü,

Trafik kazası tespit tutanağında; bisiklet sürücüsü Melisa’nın bisikletiyle sağ şeritte seyrederken dengesini kaybedip sol tarafında kendisiyle aynı istikamette giden sanığın kamyonetinin sağ arka tekerleğine çarpıp düşerek ezilmesi şeklinde meydana gelen kazada ölenin; Karayolları Trafik Kanununun 84. maddesinin ( f ) bendinde belirtilen asli kusurlardan “doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma” kuralını ihlal ettiğinden %70 oranında, sanığın ise; aynı Kanunun 52. maddesinin 1. fıkrasının ( b ) bendinde belirtilen “aracın hızını yol, trafik, görüş, yük ve teknik özelliklerine göre trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmama” kuralını ihlal ederek %30 oranında kusurlu olduğu açıklamalarına yer verildiği,

Olay yeri inceleme raporunda; gün ışığı aydınlatmasının yeterli, havanın yağışsız ve açık, olay mahallinin iki sokağın kesişimine varmadan sokak üzerinde bulunan park önü olduğu, asfalt zemin üzerinde kaldırım taşına ortalama 1 metre mesafede devrilmiş ve ön teker jantı ezilmiş vaziyette küçük bisikletle bisikletin 15 metre ilerisinde kamyonetin olduğu bilgilerinin yer aldığı,

Soruşturma aşamasında makine mühendisi trafik bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda; çarpma noktasının bisikletin seyir yönüne göre yolun sağ kenarından 2 metre yol içerisinde olduğu, krokide kamyona ait fren izinin olmadığının görüldüğü, ölenin bisikletle giderken sol tarafından ve yakın mesafeden kamyonun geçişi sırasında yola dikkatini vermemesi ve direksiyon hakimiyetine gereken özeni göstermemesi neticesi sola doğrultu değiştirip yanından geçen kamyonun sağ arka tekeri altına düşmesiyle kazanın oluştuğu, kaza tespit tutanağında belirtildiği gibi ölenin asli kusurlu, sanığın ise, 12 metre genişlikteki yolda sağ tarafında giden bisikletliyi gördüğünde hız düşürüp korna ikazıyla birlikte bisikletliden uzak geçmek için gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden tali kusurlu olduğunun belirtildiği,

Kovuşturma aşamasında uzman jandarma trafik bilirkişi tarafından olay mahallinde yapılan inceleme sonucunda düzenlenen rapor içeriğinde; kazanın yerleşim yeri içinde taşıt yolunun bitişiğinde bulunan bir parkın yanında meydana geldiği, her iki taşıtın aynı istikamette seyrederken bisikletin sol tarafındaki kamyona doğru manevra yaptığının düşünüldüğü, bisiklet sürücüsünün dengesini kaybederek veya isteyerek bulunduğu şeridin soluna doğru hatalı manevra yaptığı, bu hareketiyle diğer yol kullananları tehlikeye düşürerek kazaya sebebiyet verdiği ve Karayolları Trafik Kanununun 67. maddesinin 1. fıkrasının ( a ) bendinde belirtilen manevra kurallarını ihlal ettiği yine Karayolları Trafik Kanununun 84. maddesinin ( f ) bendinde belirtilen asli kusurlardan “manevraları düzenleyen genel şartlara uymama” kuralını ihlal ederek kazaya sebebiyet verdiğinden %70 oranında, araç sürücüsü sanığın ise; bisikleti görmediğini, ses gelmesi üzerine yani ölene çarptıktan sonra durumu fark ettiğini belirttiği göz önüne alındığında trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne ters hareket ettiği, yerleşim yeri içinde seyrettiği ve bir park yanından geçtiği, taşıt yolunun 2 metre içerisinde seyreden bisikleti fark etmemesinin büyük bir dikkatsizlik olduğu, sürücünün değil taşıt yolu içindeki bisikleti; kaldırım üzerinde bulunan ve yola fırlama ihtimali olan yaya ve benzeri unsurların bile farkında olması ve bu tür yollarda bütün bu hususları algılayabilecek şekilde yavaş seyretmesi gerektiği, olayda sanığın kaza mahalline gelmeden evvel mahallin meskun olduğunu, bir park yanından geçtiğini dikkate alarak hızını mevcut trafik hareketlerini algılayabilecek şekilde asgari seviyede ayarlamadığı, bisiklete yoldaki mevcudiyetini belirtecek şekilde ikazda bulunmadığı, hatta onu fark etmeyerek sağ tarafta yeterli mesafe bırakmadığı, bisikletin yakınından seyrettiği, trafikte dikkatsiz seyrederek bisikleti görmemesi ve hızını mahal şartlarına ayarlamaması sebebiyle kazanın oluşumunda etken olduğu, Karayolları Trafik Kanununun 52. maddesinin 1. fıkrasının ( b ) bendinde belirtilen “aracın hızını yol, trafik, görüş, yük ve teknik özelliklerine göre trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmamak” ve 47. maddesinin 1. fıkrasının ( d ) bendinde belirtilen “Trafik güvenliği ve düzeniyle ilgili olan diğer kural, yasak, zorunluluk veya yükümlülüklere uymama” kuralını ihlal ederek %30 oranında kusurlu olduğu kanaatine yer verildiği,

Yerel mahkemece temel cezanın belirlenmesi sırasında alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi olarak; “olayın meydana geliş şekli, taraflara ait trafik kusurlarının niteliği ve olayın meydana gelmesindeki etkisi, sanığa ait sürücü belgesinin B sınıfı olması, sanığın sabıka kaydı” hususlarının gösterildiği,

Anlaşılmaktadır.

Şikayetçi kollukta; yeğeninin kızına kamyon çarptığını söylemesiyle olay yerine gittiğini, ambulansı aradığını, kamyon sürücüsünün kaçtığını, kamyonun süratli olduğunu çevreden öğrendiğini, fren izlerinin 30 metreden fazla olduğunu, kızının ölümüne sebep olan sürücüden şikayetçi olduğunu belirtmiş,

Kovuşturmada ise; şikayetçi olmadığını, müdahil olmak istemediğini, sanık tarafından maddi ve manevi tüm zararının karşılandığını beyan etmiş,

Sanık ise; kamyonetiyle seyir halinde iken Sakarya Hastanesini geçtikten sonra önünde traktör olduğu ve karşı yönden araç geldiği için hızını düşürerek yavaşladığını, sollama yapmak için yolun müsait olmasını beklediğini, parkın hemen yanındaki bir sokağın önünden geçtiği sırada kamyonetin arka tarafından bir tıkırtı geldiğini, aynadan baktığında sağ arka tekerleğin yanında bisikleti gördüğünü, hemen durarak aşağı inip baktığında kamyonetinin yaklaşık 1,5 metre sağ arkasında yerde yatan kız çocuğunu fark ettiğini, çocuğun nereden çıktığını görmediğini, ona önden çarpmadığını, bisikletiyle yandan gelerek kamyonetin altına girdiğini düşündüğünü, herhangi bir kusurunun olmadığını, çocuğun yaralı olduğunu anlayınca hemen Sakarya Hastanesine giderek ambulans istediğini ayrıca 155 polis imdat hattını aradığını, kolluk görevlilerinin kendisini hastaneden almasını beklediğini, olay yerinin çok kalabalık olması sebebiyle korktuğunu, bu sebeple geri dönemediğini savunmuştur.

Taksirle ölüme sebebiyet verme suçu 5237 Sayılı T.C.K.nun 85. maddesinin 1. fıkrasında; “Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” şeklinde düzenlemiş, aynı kanunun “taksiri” düzenleyen 22. maddesinin 4. fıkrasında; “Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir” hükmüne yer verilmiştir.

Temel cezanın belirlenmesine dair ilkeler ise 5237 Sayılı T.C.K.nun 61/1. maddesinde, 765 Sayılı T.C.K.nun 29. maddesine benzer olarak;

“ ( 1 ) Hakim, somut olayda;

a- ) Suçun işleniş biçimini,

b- ) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,

c- ) Suçun işlendiği zaman ve yeri,

d- ) Suçun konusunun önem ve değerini,

e- ) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,

f- ) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,

g- ) Failin güttüğü amaç ve saiki,

Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler” şeklinde düzenlenmiştir.

Buna göre; 1.6.2005 tarihinden sonra işlenmiş olan herhangi bir suç sebebiyle alt ve üst sınırlar arasında bir ceza belirlenmesi gerektiğinde, kural olarak göz önünde bulundurulması gereken ölçüt, 5237 Sayılı T.C.K.nun 61. maddenin 1. fıkrasındaki düzenlemedir. Ancak taksirle işlenen suçlar açısından kanun koyucu, aynı kanunun 22. maddenin 4. fıkrası ile bir ölçüt daha eklemiştir. Bu durumda, taksirle işlenen suçlarda alt ve üst sınır arasında ceza belirlenirken, T.C.K.nun 61/1 ile 22/4. madde ve fıkralarında yer alan ölçütlerin birlikte göz önüne alınması gerekmektedir.

Öte yandan, T.C.K.nun 61/1. maddesindeki ölçütler genel nitelikli olup, bunların her biri, her suça uymayabileceğinden, her suç için tüm ölçütlerin değil, sadece ilgili suça uyan kısımların nazara alınması gerekir. Sözgelimi, taksirli suçlar açısından 61/1. maddenin ( g ) bendinde yer alan “failin güttüğü amaç ve saik” ölçütü uygulanamayacaktır.

Ayrıca, 5237 Sayılı T.C.K.nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3/1. maddesindeki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” şeklindeki düzenleme ile de cezanın, işlenen fiilin ağırlığına uygun olarak belirlenmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.

Tüm bu kanuni düzenlemelere göre, taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçu açısından temel cezanın belirlenmesinde; failin kusurunun değerlendirilmesinin zorunlu olduğu sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte, suçun işleniş biçimiyle suçun işlendiği zaman ve yerin, kusurun belirlenmesi sırasında suç konusunun önem ve değeriyle meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığının da dikkate alınacağında şüphe bulunmamaktadır.

Her ne kadar kanun koyucu, taksirli suçlar açısından 765 Sayılı T.C.K.nda yer alan ve matematiksel kusur hesabına dayalı cezalandırma sisteminden vazgeçmiş ise de, 5237 Sayılı T.C.K.uygulamasında da alt ve üst sınır arasındaki cezanın meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı ile suç konusunun değeri de gözetilerek, fakat ağırlıklı olarak kusura göre belirlenmesi hakkaniyete ve yasaya uygun olacaktır. Bunun dışında, cezanın kanunda yer alan objektif ölçütler terk edilerek, tamamen sübjektif olan hak ve nesafet gereğince tayin edilebileceğinin kabul edilmesi halinde ise, kişilere göre değişkenlik gösterecek olan adaletsiz uygulamalar ortaya çıkabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,

Sanığın havanın açık ve aydınlık olduğu olay saatinde; yerleşim birimi içinde bulunan 12 metre genişliğindeki çift yönlü yolda kamyonetiyle seyir halindeyken çocuk parkının yanından geçtiği sırada gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek aynı istikamette, taşıt yolunun sağ tarafında bisiklet kullanan 9,5 yaşındaki çocuğu fark etmediği, çocuk için taşıt yolu içinde yeterli mesafe bırakmadığı, yol ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara göre hızını ayarlamadığı, direksiyon hakimiyetini kaybederek yanlış manevra yapması sebebiyle kamyonetin sağ arka teker kısmına çarpıp ölen asli kusurlu bisiklet sürücüsü çocukla birlikte meydana gelen kazaya müterafik kusuruyla sebebiyet verdiği olayda; yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ve sanığı birebir gözlemleyen yerel mahkemece dosya kapsamına uygun ve T.C.K.nun 61. ve 22/4. maddelerinde belirtilen ölçütler gözetilerek temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak tayin ve takdir edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama aynı Kanunun 3/1. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır.

Bu itibarla yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir.

Bu uyuşmazlık yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan yirmi iki Genel Kurul Üyesi; “meydana gelen kazada tali kusurlu olup ölenin yakınlarının maddi ve manevi zararlarını kazadan kısa bir süre sonra karşılayan sanığın dosyaya yansıyan olumsuz bir davranışının da bulunmadığı, bu sebeple temel cezanın alt sınırdan tayin edilmesi gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- ) Kovuşturma aşamasında şikayetçi olmadığını belirtmesi sebebiyle davaya katılma hak ve yetkisi bulunmayan suçtan zarar gören S. D. vekilinin hükmü temyiz hakkı da bulunmadığından vaki temyiz talebinin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddesi uyarınca reddine,

2- )Usul ve yasaya uygun olan Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 11.2.2014 gün ve 605-92 Sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

3- )Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 26.5.2015 tarihinde yapılan ilk müzakerede 1. uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle, 2. uyuşmazlık yönünden ise ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadı- ğından, 02.06.2015 tarihinde yapılan 2. müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.