Etiket arşivi: boşanma avukatı arıyorum

Sık Sık Trafik Kazası Yapan İşçi

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2007/35818 K. 2008/11433
T. 5.5.2008
• FESHİN GEÇERSİZLİĞİ VE İŞE İADE DAVASI ( Sık Sık Kusurlu Davranışı İle Trafik Kazası Yaptığı Anlaşılan Davacının İşindeki Yetersizliği Fesih İçin Geçerli Neden Teşkil Edeceği )
• İŞÇİNİN YETERSİZLİĞİNDEN KAYNAKLANAN GEÇERLİ FESİH ( Feshin Geçersizliği ve İşe İade Davası – Sık Sık Kusurlu Davranışı İle Trafik Kazası Yaptığı Anlaşılan Davacının İşindeki Yetersizliği Fesih İçin Geçerli Neden Teşkil Edeceği )
• KUSUR ( Feshin Geçersizliği ve İşe İade Davası – Sık Sık Kusurlu Davranışı İle Trafik Kazası Yaptığı Anlaşılan Davacının İşindeki Yetersizliği Fesih İçin Geçerli Neden Teşkil Edeceği/Hasar Bedelinin Düşük Olmasının Sonuca Etkili Olmadığı )
4857/m.18, 21
ÖZET : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir. Şoför olarak çalışan davacının 8 defa trafik kazası yaptığı ve çoğunlukla kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Sık sık kusurlu davranışı ile trafik kazası yaptığı anlaşılan davacının işindeki yetersizliği fesih için geçerli neden teşkil eder. Kaza adedinin fazlalığı ve davacının kusuru aynı zamanda yetersizlikle ilgili olup, hasar bedelinin düşük olması sonuca etkili değildir.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı EGO avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi S.Göktaş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18’nci maddesinin 1. fıkrasına göre, işveren, iş sözleşmesini işçinin davranışlarından kaynaklanan nedenlerle geçerli olarak feshedebilir. İş Kanunu’nun gerekçesinde hangi hallerin işçinin yetersizliği nedeniyle geçerli fesih hakkı bahşedeceği örnek kabilinden sayılmış olup bunlar; ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma; gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma, işe yoğunlaşmasının giderek azalması; işe yatkın olmama; öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği; sık sık hastalanma; çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık, uyum yetersizliği, işyerinden kaynaklanan sebeplerle yapılacak fesihlerde emeklilik yaşına gelmiş olma hallerdir.

İşçinin yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerin iş sözleşmesinin geçerli feshi imkânını bahşetmesi için, işçinin kişisel yetenek ve özellikleri itibariyle, fesih anında iş sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri tamamen veya kısmen ifa edemeyecek durumda olması şarttır ( Von Hoyningen-Huesslene, G./Linck, R., §1 KSchG Rdnr. 176 sh.165; Mues, W.M./Eisenbeis, E./Legerlotz, C./Laber, J., Kündigungsrecht, Teil 3 Rz. 4, sh.606 ). İşçinin yetersizliğinin, işletmenin normal işleyişinde somut olarak aksaklık ve bozulmalara sebebiyet vermesi ve işçinin yetersizliğinin doğurduğu üretim aksaklığının ilave masrafı doğurmayan tedbirlerle giderilemez olması gerekir. İş sözleşmesinin işçinin fiziki ve mesleki yetersizliği nedeniyle geçerli bir şekilde feshedilebilmesi için, onun iş edimini yerine getirmesi bakımından sahip olması zorunlu olan mesleki ve fiziki özelliklerindeki eksiklik ve yoksunluğun iş sözleşmesinin feshi anında mevcut olması ve onun iş ediminin usulüne uygun bir şekilde ifası için kısa sürede doktor, terapist, psikolog, antrenör vs.nin yardımıyla bu özelliklere yeniden kavuşabilmesinin mümkün görülmemesi gerekir.

İşverenin iş ilişkisini sona erdirmek işçinin çalışmaya devam etmek yönündeki menfaatlerin tartılmasında işverenin menfaatleri işçininkine oranla daha ağır basmalıdır. Bu hususta genel bir ölçü vermek mümkün olmayıp, somut olayın özellikleri dikkate alınarak inceleme yapılmalıdır. İşçinin kabileyet ve uygunluğunda azalmanın kaynağı bizzat ilişkisi ise, örneğin meslek hastalığına veya iş kazasına dayanıyorsa, bu hususlar işçi lehine dikkate alınmalıdır. Buna göre, işçinin hastalığı işyerinden kaynaklanmışsa, bu olgu işçi lehine dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda, işçinin meslek hastalığının işverenin işyerinde gerekli koruma ve iş güvenliği tedbirleri almamasından kaynaklanması halinde, iş sözleşmesinin feshinin geçerliliğinin incelenmesinde katı davranılmalıdır. İş kazasına işverenin ya da işçinin kusuru ile mi sebebiyet verildiği hususları da incelenmelidir. İşyerinde işe devamsızlık oranı da dikkate alınmalıdır.

İşçinin yetersizliğine dayanan fesihlerde, iş edimi işçinin yeteneği gibi kendisinde objektif olarak bulunan hal ve hususiyetlerden dolayı sözleşmeye uygun olarak yerine getirilemezken, işçinin davranışından kaynaklanan fesihte, sözleşmenin ifasında işçinin somut olarak akde aykırı bir davranışı nedeniyle iş edimi yerine getirilememektedir. Başka bir anlatımla, işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli fesih sebebinin kabulü için, işçinin verim düşüklüğünün işçinin icra ettiği iş için gerekli olan fiziki veya fikri özellikleri haiz olmamasından kaynaklanmalıdır. Buna karşılık, yaptığı iş için gerekli olan şahsi özelikleri haiz ve mesleki bilgilerle donanımlı; yani mesleki yetenek ve uygunluk açıdan aranan niteliklere sahip olan bir işçinin, daha önce kendisine ihtar edilmiş olmasına rağmen, aynı veya benzer işi görenlerden ortalama olarak daha az verimli çalışmaya devam etmesi, işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih sebebidir.

İş sözleşmesinin feshi birbirinden bağımsız birden çok sebebe dayanıyorsa, iç içe geçmiş sebep söz konusu olmaz. Böyle bir durumda her bir eylem tek olarak geçerli feshin varlığı açısından ayrı ayrı incelenmelidir. Eğer, yapılacak ayrı ayrı incelemeler sonucunda her bir sebep tek başına iş sözleşmesinin feshi için geçerli neden oluşturmuyorsa, ayrık olarak çeşitli sebeplerin bir bütün olarak tarafların menfaatlerinin makul bir şekilde değerlendirilmesiyle birlikte, feshin doğru, makul ve onaylanmaya değer olup olmadığının incelenmesi yapılmalıdır.

İşçinin mesleki yetersizliği açısından geçerli fesih nedeninin oluşabilmesi için sözleşme ile üstlenilen iş ediminin usulüne uygun ifası için gerekli olan mesleki kabiliyet ve uygunluğun iş sözleşmesinin feshedildiği anda işçide kısmen veya tamamen mevcut olmaması gerekir. Bu suretle iş sözleşmesinde tarafların edim mübadele ilişkisinin önemli ölçüde işveren aleyhine bozulması gerekir. Mesleki uygunluk yokluğu, soyut olarak ele alınmalı, somut iş ilişkisine ve bununla bağlantılı borçlanılan iş edimiyle ilişkilendirilerek değerlendirilmelidir ( Mues, W.M./Eisenbeis, E./Legerlotz, C./Laber, J., Kündigungsrecht, Teil 3 Rz. 86, sh.630 ). İşyerinde çalışma metodunun değiştirilmesi nedeniyle, işçinin, yeni mesleki eğitim alması imkânı sağlanmasına rağmen, borçlanılan iş ediminin ifası için gerekli olan mesleki bilgiyi kısa sürede kazanabilecek durumda olmaması halinde de, mesleki açıdan uygunluğun olmadığı kabul edilir.

Somut olayda, şoför olarak çalışan davacının 8.4.2005–16.8.2006 tarihleri arasında 8 defa trafik kazası yaptığı ve çoğunlukla kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Sık sık kusurlu davranışı ile trafik kazası yaptığı anlaşılan davacının işindeki yetersizliği fesih için geçerli neden teşkil eder. Kaza adedinin fazlalığı ve davacının kusuru aynı zamanda yetersizlikle ilgili olup, hasar bedelinin düşük olması sonuca etkili değildir. Davalı işverence iş sözleşmesi geçerli nedenle feshedilmiş olduğundan, davanın reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulü hatalı olmuştur.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı İş Kanunun 20.maddesinin 3.fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda belirtilen nedenlerle;

1. Ankara 3. İş Mahkemesinin 19.7.2007 gün ve 562-465 sayılı kararının bozularak ortadan kaldırılmasına,

2. Davalı BUGSAŞ hakkında açılan davanın husumet yönünden reddine,

3. Davalı EGO hakkında açılan davanın esastan reddine,

4. Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

5. Davacının yapmış olduğu yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı ( 294.50 ) YTL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

6. Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 500.- YTL ücreti vekâletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

7. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine, kesin olarak, 05.05.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Trafik Kazasında Şikayetten Vazgeçme

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2014/12-817 K. 2015/190 T. 2.6.2015
• TAKSİRLE ÖLÜME NEDEN OLMA SUÇU ( Yargılama Süreci Boyunca Maddi Gerçeğe Ulaşma ve Adaleti Sağlama Yolunda Çaba Harcayan ve Sanığı Birebir Gözlemleyen Yerel Mahkemece Dosya Kapsamına Uygun ve Yasada Belirtilen Ölçütler Gözetilerek Temel Cezanın İki Yıl Altı Ay Olarak Tayin ve Takdir Edilmesinde Bir İsabetsizlik Bulunmadığı )
TRAFİK KAZASINDA ŞİKAYETTEN VAZGEÇME ( Ölenin Babasının Kovuşturma Aşamasında Tereddüte Mahal Vermeyecek Şekilde Şikayetinden Vazgeçtiği ve Bu Beyanından Dönemeyeceği Göz Önüne Alındığında Davaya Katılma Hakkkı Bulunmadığından Direnme Hükmünü Temyiz Etmeye Hakkı da Bulunmadığının Gözetilmesi Gerektiği – Taksirle Ölüme Neden Olma Suçu )
• TEMYİZ ETME HAKKI ( Taksirle Ölüme Neden Olma – Ölenin Babasının Kovuşturma Aşamasında Tereddüte Mahal Vermeyecek Şekilde Şikayetinden Vazgeçtiği/Davaya Katılma Hakkı Bulunmadığından Direnme Hükmünü Temyiz Etmeye Hakkı da Bulunmadığı )
• MÜTERAFİK KUSUR ( Sanığın Havanın Açık ve Aydınlık Olduğu Olay Saatinde Çocuk İçin Taşıt Yolu İçinde Yeterli Mesafe Bırakmadığı – Yol ve Trafik Durumunun Gerektirdiği Şartlara Göre Hızını Ayarlamadığı/Meydana Gelen Kazaya Müterafik Kusuruyla Sebebiyet Verdiği/Taksirle Ölüme Neden Olma )
• TEMEL CEZANIN BELİRLENMESİ ( Sanığın Meydana Gelen Kazaya Müterafik Kusuruyla Sebebiyet Verdiği – Sanığı Birebir Gözlemleyen Yerel Mahkemece Dosya Kapsamına Uygun ve Yasada Belirtilen Ölçütler Gözetilerek Temel Cezanın İki Yıl Altı Ay Olarak Tayin ve Takdir Edilmesinde İsabetsizlik Bulunmadığı )
5237/m.22/4,61,85/1
ÖZET : Suçtan zarar gören konumundaki ölenin babasının soruşturma aşamasında sanıktan şikayetçi olduğunu belirttiği, ancak kovuşturma aşamasında sanık hakkındaki özgür iradesine dayalı olduğu hususunda bir kuşku bulunmayan şikayetinden vazgeçip davaya katılmak istemediğini beyan ettiği, Özel Dairenin bozma ilamından sonra ise vekili vasıtasıyla sanıktan şikayetçi olduğunu bildirerek direnme hükmünü temyiz ettiği olayda, kovuşturma aşamasında tereddüte mahal vermeyecek şekilde şikayetinden vazgeçtiği ve bu beyanından dönemeyeceği göz önüne alındığında davaya katılma hakkkı bulunmadığından direnme hükmünü temyiz etmeye hakkı da bulunmamaktadır. Bu itibarla, kovuşturma aşamasında şikayetçi olmadığını belirtmesi sebebiyle davaya katılma hak ve yetkisi bulunmayan suçtan zarar gören vekilinin temyiz hakkı da bulunmadığından vaki temyiz talebinin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddesi gereğince reddine karar verilmelidir. Öte yandan, sanığın havanın açık ve aydınlık olduğu olay saatinde; yerleşim birimi içinde bulunan 12 metre genişliğindeki çift yönlü yolda kamyonetiyle seyir halindeyken çocuk parkının yanından geçtiği sırada gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek aynı istikamette, taşıt yolunun sağ tarafında bisiklet kullanan 9,5 yaşındaki çocuğu fark etmediği, çocuk için taşıt yolu içinde yeterli mesafe bırakmadığı, yol ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara göre hızını ayarlamadığı, direksiyon hakimiyetini kaybederek yanlış manevra yapması sebebiyle kamyonetin sağ arka teker kısmına çarpıp ölen asli kusurlu bisiklet sürücüsü çocukla birlikte meydana gelen kazaya müterafik kusuruyla sebebiyet verdiği olayda; yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ve sanığı birebir gözlemleyen yerel mahkemece dosya kapsamına uygun ve T.C.K.nun 61. ve 22/4. maddelerinde belirtilen ölçütler gözetilerek temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak tayin ve takdir edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama aynı Kanunun 3/1. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır.

DAVA : Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık H. Ç.’in 5237 Sayılı T.C.K.nun 85/1, 62/1 ve 50/1-a ve 53/6. maddeleri uyarınca 15.200 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve sürücü belgesinin 1 yıl süreyle geri alınmasına ilişkin, Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.5.2011 gün ve 482-434 Sayılı hükmün, sanık müdafiileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 4.9.2013 gün ve 28112-19211 sayı ile;

“… Diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;

İdaresindeki kamyonetle çift yönlü yolda seyrederken kendisiyle aynı yönde ve sağ tarafında gitmekte olan bisikletli çocuğun aniden sola yönelerek kamyonetin sağ arka teker kısmına çarpıp yere düşmesi suretiyle ölmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın tali kusurlu olduğu, soruşturma aşamasında ölenin yakınlarının maddi ve manevi zararlarını ödemesi sebebiyle şikayetçi olmadıkları da gözetilerek asgari sınırdan ceza tayini gerekirken yazılı gerekçeyle teşdiden ceza tayini…”,

İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 11.2.2014 gün ve 605-92 sayı ile;

“… Yargıtay bozma kararına dayanak yapılan gerekçelerin olaya ve yasaya uygun olmadığının düşünüldüğü zira,

Sanığın tali trafik kusurlusu olduğu, tali trafik kusurlusu olarak nitelemenin en asgari düzeyde trafik kusurlusu olunduğu anlamına gelmediği,

Sanığın eylemi için uygulanan kanun maddesinin 2 yıl hapis ile 6 yıl hapis cezası arasında bir cezayı ön gördüğü,

Olayın bu şekilde meydana gelmesinde asıl kusurlu hareket müteveffaya ait olsa da, olayın ölümle sonuçlanmasının ana nedeninin sanığın aracını müteveffaya ve bisikletine bu kadar yakın kullanması halinin olduğu,

Sanığa ait trafik kusurunun en asgari tali kusurdan biraz daha fazla oranda tali trafik kusuru olduğu,

Tali trafik kusuru çok az oranda olmayan sanığın eylemi içinde, hakkında uygulanan kanun maddesinin öngördüğü asgari ceza süresi olan 2 yıl hapis cezası süresi yerine 2 yıl 6 ay hapis cezası uygulamasının olayın meydana geliş şekli ve trafik kusurunun niteliğiyle olayın meydana gelişine yaptığı etkiye uygun olduğunun düşünüldüğü,

Sanığa verilen ceza miktarı belirlenir iken, olayın meydana geliş şekli, taraflara ait trafik kusurlarının niteliği ve olayın meydana gelmesindeki etkisinin, sanığa ait sürücü belgesinin B sınıfı olmasının ve sanığın sabıka kaydının göz önüne alındığı ve bu sebeplerle sanığın eylemi için uygulanan kanun maddesinin öngördüğü asgari ceza süresinden daha fazla bir ceza süresinin belirlenmesi yoluna gidildiği,

Adli para cezasının süresi ve cezanın parasal karşılığı belirlenir iken sanığın sosyo-ekonomik durumunun göz önüne alındığı,

Sanığın bütün duruşma aşamalarına ve savunmasına yansıyan söylem ve davranışları, inkarcı tutum ve bakış açısı göz önüne alınarak sanığa atfedilen eylemin taksirli olması, bir daha aynı nitelikli bir trafik kusurunu işlemeyeceği ve pişmanlık duyduğu yönünde vicdani kanaatin oluşmaması, trafik kusurlu eylemlerin yarattığı sosyal etki nedenleriyle sanığa verilen cezanın ertelenmesinin ve hakkında hüküm açıklaması geri bırakılmasının düşünülmediği ve uygun görülmediği ayrıca yargılama süresinde müteveffanın yakınlarına tazminat ödemesi yapmasının sanık lehine takdiri indirim nedeni olarak değerlendirildiği…”,

Gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdafiileri ve şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.12.2014 gün ve 171429 Sayılı “red ve bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daireyle yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan hüküm kurulurken temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak belirlenmesinin isabetli olup olmadığının tespitine dair ise de, temyiz incelemesinin kapsamının belirlenmesi açısından öncelikle Özel Dairenin bozma kararı öncesindeki yargılamada kovuşturma aşamasında şikayetinden vazgeçtiğini ve davaya katılmak istemediğini belirten ölenin babası olan suçtan zarar görenin bozma kararı sonrasında vekili aracılığıyla şikayetçi olduğunu belirterek hükmü temyiz etme hakkının bulunup bulunmadığı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.

1- )Özel Dairenin bozma kararı öncesindeki yargılamada kovuşturma aşamasında şikayetinden vazgeçtiğini ve davaya katılmak istemediğini belirten ölenin babası olan suçta zarar görenin bozma kararı sonrasında vekili aracılığıyla şikayetçi olduğunu belirterek hükmü temyiz etme hakkının bulunup bulunmadığı;

İncelenen dosya kapsamından,

Ölen M. D.’in babası olan suçtan zarar görenin 30.7.2011 tarihli kolluk beyanında; “kızına çarparak ölümüne sebebiyet veren sürücüden şikayetçi olduğunu” beyan ettiği, Özel Dairenin bozma ilamı öncesindeki yargılamada iddianamenin değerlendirilmesi aşamasında 20.8.2010 tarihli dilekçesiyle; “her ne kadar kızlarının ölümünden dolayı sanıktan şikayetçi olduğunu belirtmiş ise de şikayetinden vazgeçtiğini” aynı tarihli 2. dilekçesiyle de “kızlarının ölümünden doğmuş ve doğacak tüm maddi ve manevi haklarından vazgeçtiğini” belirttiği, 15.2.2011 tarihli ilk oturumda da; “sanıktan şikayetçi olmadığını, müdahil olmak istemediğini, meydana gelmiş maddi zararlarının sanık tarafından tazmin edildiğini” beyan ettiği, bu sebeple yokluğunda verilen kararın kendisine tebliğ edilmediği, ilk hükme yönelik herhangi bir temyiz talebinin de bulunmadığı,

Özel Dairenin bozma ilamı sonrasında yerel mahkemece duruşma gününün şikayetçi sıfatıyla S. D.’e tebliğ edildiği, vekilinin; “müşteki her ne kadar şikayetinden vazgeçmiş ise de; iradesi kızını kaybetmesinin acısıyla sakatlandığından sanık hakkında şikayetçi bulunmaktadır bu sebeple mahkemeniz kararında direnilmesini talep ederiz” açıklamalarını içeren bir dilekçe sunduğu, şikayetçi ve vekilinin yokluğunda verilen direnme kararının gerekçeli kararın tebliği üzerine süresinde 18.2.2014 tarihinde şikayetçi vekili tarafından temyiz edildiği,

Anlaşılmaktadır.

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 260. maddesinde; Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve katılan sıfatını almış olanlarla katılma istemi karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yollarının açık olduğu belirtilmiş “Mağdurla şikayetçinin hakları” başlıklı 234. maddesinde; mağdur ve şikayetçinin kovuşturma evresine dair hakları sayılırken 2. bentte “kamu davasına katılma” ve 6. bentte “davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma” hakkı olduğu açıklanmış, “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesinde;

“1 ) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişilerle malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.

2- ) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır”,

“Katılma usulü” başlıklı 238. maddesinde;

“1 ) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur.

2- ) Duruşma sırasında şikayeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur.

3- ) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir.

4- ) Sulh ceza mahkemesinde açılmış olan davalarda katılma hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz” ve 243. maddesinin 1. fıkrasında da; “Katılan, vazgeçerse veya ölürse katılma hükümsüz kalır…” düzenlemesine yer verilmiştir.

Yukarıda belirtilen düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde; katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören kişinin kovuşturma aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduğunu bildirerek kamu davasına katılma ve davaya katılmış olma koşuluyla kanun yollarına başvurma hakkı bulunduğu, duruşma sırasında şikayeti belirten ifade üzerine suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulacağı, kovuşturma aşamasında şikayetinden vazgeçen kişinin ise davaya katılma hakkı bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan “Yargıtayca temyiz isteğinin reddi” başlıklı 317. maddesinde de; “Yargıtay, süresi içinde temyiz dilekçesinin verilmediğini veya beyanının yapıldığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını görürse, temyiz isteğini reddeder, görmezse incelemesini yapar” düzenlemesine yer verilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,

Suçtan zarar gören konumundaki ölen M.’nın babası S. D.’in soruşturma aşamasında sanıktan şikayetçi olduğunu belirttiği, ancak kovuşturma aşamasında sanık hakkındaki özgür iradesine dayalı olduğu hususunda bir kuşku bulunmayan şikayetinden vazgeçip davaya katılmak istemediğini beyan ettiği, Özel Dairenin bozma ilamından sonra ise vekili vasıtasıyla sanıktan şikayetçi olduğunu bildirerek direnme hükmünü temyiz ettiği olayda, kovuşturma aşamasında tereddüte mahal vermeyecek şekilde şikayetinden vazgeçtiği ve bu beyanından dönemeyeceği göz önüne alındığında davaya katılma hakkkı bulunmadığından direnme hükmünü temyiz etmeye hakkı da bulunmamaktadır.

Bu itibarla, kovuşturma aşamasında şikayetçi olmadığını belirtmesi sebebiyle davaya katılma hak ve yetkisi bulunmayan suçtan zarar gören S. D. vekilinin temyiz hakkı da bulunmadığından vaki temyiz talebinin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddesi gereğince reddine karar verilmelidir.

Suçtan zarar gören S. Dedeler vekilinin temyiz isteminin reddine karar verilmesi sebebiyle sanık müdafiilerinin temyiziyle sınırlı olarak yapılan incelemede:

2- )Sanık hakkında 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan hüküm kurulurken temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak belirlenmesinin isabetli olup olmadığına gelince;

İncelenen dosya kapsamından;

Sanığın olay günü havanın açık ve aydınlık olduğu saat 19.35 sıralarında yerleşim birimi içinde bulunan, 12 metre genişliğindeki, çift yönlü, asfalt zeminli, kuru yolda kamyonetiyle seyir halinde iken hızını düşürüp yavaşladığı sırada kamyonetin arkasından gelen tıkırtı üzerine durup baktığında sağ arka tekerleğin yanında bir bisiklet ve 1,5 metre arkasında da ölen çocuk M.’yı kanlar içinde yatarken gördüğü, hemen hastaneye ve polise haber verdiği, 2001 doğumlu ve suç tarihinde 9,5 yaşında olan M.’nın kazadan yaklaşık 45 dakika sonra “kafa travmasına bağlı beyin dokusu harabiyeti ve beyin kanaması” sonucu kaldırıldığı hastanede öldüğü,

Trafik kazası tespit tutanağında; bisiklet sürücüsü Melisa’nın bisikletiyle sağ şeritte seyrederken dengesini kaybedip sol tarafında kendisiyle aynı istikamette giden sanığın kamyonetinin sağ arka tekerleğine çarpıp düşerek ezilmesi şeklinde meydana gelen kazada ölenin; Karayolları Trafik Kanununun 84. maddesinin ( f ) bendinde belirtilen asli kusurlardan “doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma” kuralını ihlal ettiğinden %70 oranında, sanığın ise; aynı Kanunun 52. maddesinin 1. fıkrasının ( b ) bendinde belirtilen “aracın hızını yol, trafik, görüş, yük ve teknik özelliklerine göre trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmama” kuralını ihlal ederek %30 oranında kusurlu olduğu açıklamalarına yer verildiği,

Olay yeri inceleme raporunda; gün ışığı aydınlatmasının yeterli, havanın yağışsız ve açık, olay mahallinin iki sokağın kesişimine varmadan sokak üzerinde bulunan park önü olduğu, asfalt zemin üzerinde kaldırım taşına ortalama 1 metre mesafede devrilmiş ve ön teker jantı ezilmiş vaziyette küçük bisikletle bisikletin 15 metre ilerisinde kamyonetin olduğu bilgilerinin yer aldığı,

Soruşturma aşamasında makine mühendisi trafik bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda; çarpma noktasının bisikletin seyir yönüne göre yolun sağ kenarından 2 metre yol içerisinde olduğu, krokide kamyona ait fren izinin olmadığının görüldüğü, ölenin bisikletle giderken sol tarafından ve yakın mesafeden kamyonun geçişi sırasında yola dikkatini vermemesi ve direksiyon hakimiyetine gereken özeni göstermemesi neticesi sola doğrultu değiştirip yanından geçen kamyonun sağ arka tekeri altına düşmesiyle kazanın oluştuğu, kaza tespit tutanağında belirtildiği gibi ölenin asli kusurlu, sanığın ise, 12 metre genişlikteki yolda sağ tarafında giden bisikletliyi gördüğünde hız düşürüp korna ikazıyla birlikte bisikletliden uzak geçmek için gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden tali kusurlu olduğunun belirtildiği,

Kovuşturma aşamasında uzman jandarma trafik bilirkişi tarafından olay mahallinde yapılan inceleme sonucunda düzenlenen rapor içeriğinde; kazanın yerleşim yeri içinde taşıt yolunun bitişiğinde bulunan bir parkın yanında meydana geldiği, her iki taşıtın aynı istikamette seyrederken bisikletin sol tarafındaki kamyona doğru manevra yaptığının düşünüldüğü, bisiklet sürücüsünün dengesini kaybederek veya isteyerek bulunduğu şeridin soluna doğru hatalı manevra yaptığı, bu hareketiyle diğer yol kullananları tehlikeye düşürerek kazaya sebebiyet verdiği ve Karayolları Trafik Kanununun 67. maddesinin 1. fıkrasının ( a ) bendinde belirtilen manevra kurallarını ihlal ettiği yine Karayolları Trafik Kanununun 84. maddesinin ( f ) bendinde belirtilen asli kusurlardan “manevraları düzenleyen genel şartlara uymama” kuralını ihlal ederek kazaya sebebiyet verdiğinden %70 oranında, araç sürücüsü sanığın ise; bisikleti görmediğini, ses gelmesi üzerine yani ölene çarptıktan sonra durumu fark ettiğini belirttiği göz önüne alındığında trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne ters hareket ettiği, yerleşim yeri içinde seyrettiği ve bir park yanından geçtiği, taşıt yolunun 2 metre içerisinde seyreden bisikleti fark etmemesinin büyük bir dikkatsizlik olduğu, sürücünün değil taşıt yolu içindeki bisikleti; kaldırım üzerinde bulunan ve yola fırlama ihtimali olan yaya ve benzeri unsurların bile farkında olması ve bu tür yollarda bütün bu hususları algılayabilecek şekilde yavaş seyretmesi gerektiği, olayda sanığın kaza mahalline gelmeden evvel mahallin meskun olduğunu, bir park yanından geçtiğini dikkate alarak hızını mevcut trafik hareketlerini algılayabilecek şekilde asgari seviyede ayarlamadığı, bisiklete yoldaki mevcudiyetini belirtecek şekilde ikazda bulunmadığı, hatta onu fark etmeyerek sağ tarafta yeterli mesafe bırakmadığı, bisikletin yakınından seyrettiği, trafikte dikkatsiz seyrederek bisikleti görmemesi ve hızını mahal şartlarına ayarlamaması sebebiyle kazanın oluşumunda etken olduğu, Karayolları Trafik Kanununun 52. maddesinin 1. fıkrasının ( b ) bendinde belirtilen “aracın hızını yol, trafik, görüş, yük ve teknik özelliklerine göre trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmamak” ve 47. maddesinin 1. fıkrasının ( d ) bendinde belirtilen “Trafik güvenliği ve düzeniyle ilgili olan diğer kural, yasak, zorunluluk veya yükümlülüklere uymama” kuralını ihlal ederek %30 oranında kusurlu olduğu kanaatine yer verildiği,

Yerel mahkemece temel cezanın belirlenmesi sırasında alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi olarak; “olayın meydana geliş şekli, taraflara ait trafik kusurlarının niteliği ve olayın meydana gelmesindeki etkisi, sanığa ait sürücü belgesinin B sınıfı olması, sanığın sabıka kaydı” hususlarının gösterildiği,

Anlaşılmaktadır.

Şikayetçi kollukta; yeğeninin kızına kamyon çarptığını söylemesiyle olay yerine gittiğini, ambulansı aradığını, kamyon sürücüsünün kaçtığını, kamyonun süratli olduğunu çevreden öğrendiğini, fren izlerinin 30 metreden fazla olduğunu, kızının ölümüne sebep olan sürücüden şikayetçi olduğunu belirtmiş,

Kovuşturmada ise; şikayetçi olmadığını, müdahil olmak istemediğini, sanık tarafından maddi ve manevi tüm zararının karşılandığını beyan etmiş,

Sanık ise; kamyonetiyle seyir halinde iken Sakarya Hastanesini geçtikten sonra önünde traktör olduğu ve karşı yönden araç geldiği için hızını düşürerek yavaşladığını, sollama yapmak için yolun müsait olmasını beklediğini, parkın hemen yanındaki bir sokağın önünden geçtiği sırada kamyonetin arka tarafından bir tıkırtı geldiğini, aynadan baktığında sağ arka tekerleğin yanında bisikleti gördüğünü, hemen durarak aşağı inip baktığında kamyonetinin yaklaşık 1,5 metre sağ arkasında yerde yatan kız çocuğunu fark ettiğini, çocuğun nereden çıktığını görmediğini, ona önden çarpmadığını, bisikletiyle yandan gelerek kamyonetin altına girdiğini düşündüğünü, herhangi bir kusurunun olmadığını, çocuğun yaralı olduğunu anlayınca hemen Sakarya Hastanesine giderek ambulans istediğini ayrıca 155 polis imdat hattını aradığını, kolluk görevlilerinin kendisini hastaneden almasını beklediğini, olay yerinin çok kalabalık olması sebebiyle korktuğunu, bu sebeple geri dönemediğini savunmuştur.

Taksirle ölüme sebebiyet verme suçu 5237 Sayılı T.C.K.nun 85. maddesinin 1. fıkrasında; “Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” şeklinde düzenlemiş, aynı kanunun “taksiri” düzenleyen 22. maddesinin 4. fıkrasında; “Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir” hükmüne yer verilmiştir.

Temel cezanın belirlenmesine dair ilkeler ise 5237 Sayılı T.C.K.nun 61/1. maddesinde, 765 Sayılı T.C.K.nun 29. maddesine benzer olarak;

“ ( 1 ) Hakim, somut olayda;

a- ) Suçun işleniş biçimini,

b- ) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,

c- ) Suçun işlendiği zaman ve yeri,

d- ) Suçun konusunun önem ve değerini,

e- ) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,

f- ) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,

g- ) Failin güttüğü amaç ve saiki,

Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler” şeklinde düzenlenmiştir.

Buna göre; 1.6.2005 tarihinden sonra işlenmiş olan herhangi bir suç sebebiyle alt ve üst sınırlar arasında bir ceza belirlenmesi gerektiğinde, kural olarak göz önünde bulundurulması gereken ölçüt, 5237 Sayılı T.C.K.nun 61. maddenin 1. fıkrasındaki düzenlemedir. Ancak taksirle işlenen suçlar açısından kanun koyucu, aynı kanunun 22. maddenin 4. fıkrası ile bir ölçüt daha eklemiştir. Bu durumda, taksirle işlenen suçlarda alt ve üst sınır arasında ceza belirlenirken, T.C.K.nun 61/1 ile 22/4. madde ve fıkralarında yer alan ölçütlerin birlikte göz önüne alınması gerekmektedir.

Öte yandan, T.C.K.nun 61/1. maddesindeki ölçütler genel nitelikli olup, bunların her biri, her suça uymayabileceğinden, her suç için tüm ölçütlerin değil, sadece ilgili suça uyan kısımların nazara alınması gerekir. Sözgelimi, taksirli suçlar açısından 61/1. maddenin ( g ) bendinde yer alan “failin güttüğü amaç ve saik” ölçütü uygulanamayacaktır.

Ayrıca, 5237 Sayılı T.C.K.nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3/1. maddesindeki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” şeklindeki düzenleme ile de cezanın, işlenen fiilin ağırlığına uygun olarak belirlenmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.

Tüm bu kanuni düzenlemelere göre, taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçu açısından temel cezanın belirlenmesinde; failin kusurunun değerlendirilmesinin zorunlu olduğu sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte, suçun işleniş biçimiyle suçun işlendiği zaman ve yerin, kusurun belirlenmesi sırasında suç konusunun önem ve değeriyle meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığının da dikkate alınacağında şüphe bulunmamaktadır.

Her ne kadar kanun koyucu, taksirli suçlar açısından 765 Sayılı T.C.K.nda yer alan ve matematiksel kusur hesabına dayalı cezalandırma sisteminden vazgeçmiş ise de, 5237 Sayılı T.C.K.uygulamasında da alt ve üst sınır arasındaki cezanın meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı ile suç konusunun değeri de gözetilerek, fakat ağırlıklı olarak kusura göre belirlenmesi hakkaniyete ve yasaya uygun olacaktır. Bunun dışında, cezanın kanunda yer alan objektif ölçütler terk edilerek, tamamen sübjektif olan hak ve nesafet gereğince tayin edilebileceğinin kabul edilmesi halinde ise, kişilere göre değişkenlik gösterecek olan adaletsiz uygulamalar ortaya çıkabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,

Sanığın havanın açık ve aydınlık olduğu olay saatinde; yerleşim birimi içinde bulunan 12 metre genişliğindeki çift yönlü yolda kamyonetiyle seyir halindeyken çocuk parkının yanından geçtiği sırada gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek aynı istikamette, taşıt yolunun sağ tarafında bisiklet kullanan 9,5 yaşındaki çocuğu fark etmediği, çocuk için taşıt yolu içinde yeterli mesafe bırakmadığı, yol ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara göre hızını ayarlamadığı, direksiyon hakimiyetini kaybederek yanlış manevra yapması sebebiyle kamyonetin sağ arka teker kısmına çarpıp ölen asli kusurlu bisiklet sürücüsü çocukla birlikte meydana gelen kazaya müterafik kusuruyla sebebiyet verdiği olayda; yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ve sanığı birebir gözlemleyen yerel mahkemece dosya kapsamına uygun ve T.C.K.nun 61. ve 22/4. maddelerinde belirtilen ölçütler gözetilerek temel cezanın 2 yıl 6 ay olarak tayin ve takdir edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama aynı Kanunun 3/1. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır.

Bu itibarla yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir.

Bu uyuşmazlık yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan yirmi iki Genel Kurul Üyesi; “meydana gelen kazada tali kusurlu olup ölenin yakınlarının maddi ve manevi zararlarını kazadan kısa bir süre sonra karşılayan sanığın dosyaya yansıyan olumsuz bir davranışının da bulunmadığı, bu sebeple temel cezanın alt sınırdan tayin edilmesi gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- ) Kovuşturma aşamasında şikayetçi olmadığını belirtmesi sebebiyle davaya katılma hak ve yetkisi bulunmayan suçtan zarar gören S. D. vekilinin hükmü temyiz hakkı da bulunmadığından vaki temyiz talebinin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 5320 Sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddesi uyarınca reddine,

2- )Usul ve yasaya uygun olan Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 11.2.2014 gün ve 605-92 Sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

3- )Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 26.5.2015 tarihinde yapılan ilk müzakerede 1. uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle, 2. uyuşmazlık yönünden ise ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadı- ğından, 02.06.2015 tarihinde yapılan 2. müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Maddi ve Manevi Tazminatta Faiz Talebi

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2015/11573 K. 2015/19046
T. 26.11.2015
MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT DAVASI ( Davacılar Tarafından Manevi Tazminatın Faizi İle Birlikte Talep Edilmesine Rağmen Mahkemece Hükmedilen Manevi Tazminat Miktarına İşletilecek Faiz Yönünden Olumlu veya Olumsuz Bir Karar Verilmemesinin Doğru Görülmediği )
BİR DAVADA BİRDEN FAZLA TALEPTE BULUNULMASI ( Mahkemece Bu İstek Kalemlerinin Her Biri Hakkında Olumlu veya Olumsuz Bir Karar Verilmesinin Zorunlu Olduğu – Mahkemece Hükmedilen Manevi Tazminat Miktarına İşletilecek Faiz Yönünden Olumlu veya Olumsuz Bir Karar Verilmemesinin Doğru Görülmediği )
FAİZ TALEBİ ( Maddi ve Manevi Tazminat Davası – Davacılar Tarafından Manevi Tazminatın Faizi İle Birlikte Talep Edildiği/Hükmedilen Manevi Tazminat Miktarına İşletilecek Faiz Yönünden Olumlu veya Olumsuz Bir Karar Verilmemesinin Hatalı Olduğu )
6100/m.297/2
ÖZET : Dava, maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Bir davada birden fazla istek kalemlerini içeren talepte bulunulması halinde mahkemece bu istek kalemlerinin her biri hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi zorunludur. Somut olayda, davacılar tarafından, manevi tazminatın faizi ile birlikte talep edilmesine rağmen, mahkemece hükmedilen manevi tazminat miktarına işletilecek faiz yönünden olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde taraf vekillerince tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacılar vekili, dava dilekçesinde; küçük Ş.’ın elektrik direğine çıktığını, elektrik akımına kapıldığını, sürekli malül hale geldiğini, davalı kurumun sorumlu ve kusurlu olduğunu belirterek ( fazlaya ilişkin haklar saklı olmak üzere ) Ş. için 80.000 TL manevi tazminatın, daimi işgücü kaybına karşılık 250 TL maddi tazminatın, 250 TL bakıcı ücretinin, anne baba için 250 TL maddi tazminatın, anne baba için 250 TL destek zararının olay tarihinden avans faizi ile tahsiline karar verilmesini talep etmiş, daha sonra ıslah ile , maddi tazminat talebini toplam 29.963,67 TL’ye yükseltmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; yapılan yargılama sonucu verilen davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine; Dairemizin 09/12/2013 tarih ve 2013/15075 E. 2013/17518 K.sayılı ilamı ile; “… Anılan raporda ise kusur dağılımının gerekçeleri açıklanmamış, hangi objektif kriterlere dayanıldığı, somut olayın hangi inceliklerine göre bu oranlamanın yapıldığı belirsiz bırakılmıştır… Bu durumda mahkemece önceki bilirkişi dışında oluşturulacak üç kişilik uzman bilirkişi kurulu marifeti ile alınan rapordaki eksikleri de giderecek biçimde rapor alınarak davanın sonuçlandırılması gerekirken, bilimsel olmayan ve itiraza uğrayan bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak; davanın kısmen kabulü ile, ıslah beyanı gözetilerek toplam 29.963,67 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 27/06/2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine; tarafların sosyal ve ekonomik durumları olayın oluş şekli, kusur oranları ve meydana gelen acı ve elemin boyutu birlikte gözetilerek 15.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacılardan Şaban’a verilmesine karar verilmiştir.

Hükmü, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına ve delilerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalının temyiz itirazları yerinde değildir.

Davacı tarafın temyiz itirazlarına gelince; bir davada birden fazla istek kalemlerini içeren talepte bulunulması halinde mahkemece bu istek kalemlerinin her biri hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi zorunludur.

Somut olayda, davacılar tarafından, manevi tazminatın faizi ile birlikte talep edilmesine rağmen, mahkemece hükmedilen manevi tazminat miktarına işletilecek faiz yönünden olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi doğru görülmemiş, hükmün davacı taraf lehine bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yurtdışından Emekli Maaşı Olan Kadının Yoksulluk Nafakası Hakkı Var mı?

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2014/27302 K. 2015/15092 T. 8.9.2015
YOKSULLUK NAFAKASI ( Davacı Kadının Üzerine Kayıtlı Bulunan Evlerden Kira Geliri Elde Ettiği ve Yurt Dışında Emekli Maaşının Olduğu – Yoksulluk Nafakası Verilmesi Koşullarının Oluşmadığı/Talebin Reddinin Gerektiği )
NAFAKA TALEBİNİN REDDİ GEREĞİ ( Davacı Kadının Gelirinin Olması Sebebiyle Boşanma Yüzünden Yoksulluğa Düşeceğinin Kabul Edilemeyeceği – Mahkemece Davacı Kadın Yararına Verilen Yoksulluk Nafakası Kararının Bozma Sebebi Olduğu )
DAVACININ KİRA GELİRİ VE EMEKLİ MAAŞININ OLDUĞU ( Yoksulluk Nafakası Talebi – Boşanma Sebebiyle Yoksulluğa Düşmeyeceğinden Talebin Reddine Karar Verilmesi Gerektiği )
4721/m. 175
ÖZET : Davacı-karşı davalı kadının evlerinin bulunduğu ve kira geliri elde ettiği, ayrıca yurt dışında emekli maaşının olduğu anlaşıldığından boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği kabul edilemez.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı-karşı davacı erkek tarafından, kusur belirlemesi, tazminatlar, yoksulluk nafakası ve vekalet ücreti yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 08.09.2015 günü temyiz eden davalı-karşı davacı Ş. U. vekili ile karşı taraf davacı-karşı davalı J. B. S. U. vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- )Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı erkeğin aşagıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- )Toplanan delillerden davacı-karşı davalı kadının evlerinin bulunduğu ve kira geliri elde ettiği, ayrıca yurt dışında emekli maaşının olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu duruma göre, davacı-karşı davalı kadının boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği kabul edilemez. Bu bakımdan isteğin reddi yerine davacı yararına yoksulluk nafakası tayini doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 1.100.00 TL vekalet ücretinin Jutta’dan alınıp Şerafeddin’e verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.09.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Velayetin Düzenlenmesi ve Değiştirilmesinde Re’sen Araştırma İlkesi

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/13962 K. 2015/17285 T. 5.10.2015
VELAYETİN DÜZENLENMESİ VE DEĞİŞTİRİLMESİ ( Kamu Düzenine İlişkin Olup Bu Davalarda Re’sen Araştırma İlkesi Geçerli Olup Düzenlemede Ana ve Babanın İstek ve Tercihlerinden Önce Çocuğun Bedeni Fikri ve Ahlaki Gelişimi Önem ve Öncelik Taşıyacağı – Velayet Hakkına Sahip Olanın “Davayı Kabul” Açıklaması Bu Davalarda Tek Başına Sonuç Doğurmayacağı )
RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ ( Velayetin Düzenlenmesi ve Değiştirilmesi Kamu Düzenine İlişkin Olup Düzenlemede Ana ve Babanın İstek ve Tercihlerinden Önce Çocuğun Bedeni Fikri ve Ahlaki Gelişimi Önem ve Öncelik Taşıyacağı – Velayet Hakkına Sahip Olanın “Davayı Kabul” Açıklaması Bu Davalarda Tek Başına Sonuç Doğurmayacağı )
ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI İLKESİ ( Taraflardan Delillerinin Sorulması ve Göstermeleri Halinde Toplanması ve Göstermedikleri Takdirde de Re’sen Delil Toplanması Gerektiği – Velayet Sahibinin Değiştirilmesini Gerekli Kılan Bir Durumun Bulunup Bulunmadığı Hususunda Psikolog Pedagog ve Sosyal Çalışmacıdan Oluşan Uzmanlara İnceleme Yaptırılarak Rapor Alınması Gerektiği )
6100/m.385/2
4787/m.5
ÖZET : Velayetin düzenlenmesi ve değiştirilmesi kamu düzenine ilişkin olup, bu davalarda re’sen ( kendiliğinden ) araştırma ilkesi geçerlidir Düzenlemede, ana ve babanın istek ve tercihlerinden önce, çocuğun bedeni, fikri ve ahlaki gelişimi önem ve öncelik taşır. Bu bakımdan, velayet hakkına sahip olanın “davayı kabul” açıklaması bu davalarda tek başına sonuç doğurmaz. Velayetinin değiştirilmesi istenilen müşterek çocuk Hatice 19.06.2009 doğumludur. Taraflar boşanmışlar, boşanma kararıyla velayeti anneye bırakılmış, karar kesinleşmiştir. Düzenlemede asıl olan çocuğun üstün yararı olduğuna göre, taraflardan delillerinin sorulması, göstermeleri halinde toplanması, göstermedikleri takdirde de re’sen delil toplanması, bu çerçevede çocuğun üstün yararının ebeveynlerinden hangisinin yanında bulunmak olduğu ve velayet sahibinin değiştirilmesini gerekli kılan bir durumun bulunup bulunmadığı hususunda 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 5. maddesi uyarınca, psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacıdan oluşan uzmanlara inceleme yaptırılarak, rapor alınması ve tüm deliller birlikle değerlendirilerek sonuca gidilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Velayetin düzenlenmesi ve değiştirilmesi kamu düzenine ilişkin olup, bu davalarda re’sen ( kendiliğinden ) araştırma ilkesi geçerlidir ( HMK.md.385/2 ). Düzenlemede, ana ve babanın istek ve tercihlerinden önce, çocuğun bedeni, fikri ve ahlaki gelişimi önem ve öncelik taşır. Bu bakımdan, velayet hakkına sahip olanın “davayı kabul” açıklaması bu davalarda tek başına sonuç doğurmaz. Velayetinin değiştirilmesi istenilen müşterek çocuk Hatice 19.06.2009 doğumludur. Taraflar boşanmışlar, boşanma kararıyla velayeti anneye bırakılmış, karar 21.01.2013 tarihinde kesinleşmiştir. İşbu dava ise 16.02.2015 tarihinde açılmıştır. Düzenlemede asıl olan çocuğun üstün yararı olduğuna göre, taraflardan delillerinin sorulması, göstermeleri halinde toplanması, göstermedikleri takdirde de re’sen delil toplanması, bu çerçevede çocuğun üstün yararının ebeveynlerinden hangisinin yanında bulunmak olduğu ve velayet sahibinin değiştirilmesini gerekli kılan bir durumun bulunup bulunmadığı hususunda 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 5. maddesi uyarınca, psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacıdan oluşan uzmanlara inceleme yaptırılarak, rapor alınması ve tüm deliller birlikle değerlendirilerek sonuca gidilmesi gerekir. Bu yönde araştırma ve inceleme yapılmadan, eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05.10.2015 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY :

Dava velayetin değiştirilmesi talebine ilişkin olup, davalının kabulü üzerine velayeti davalı annede bulunan 2009 doğumlu müşterek çocuğun velayetinin değiştirilerek davacı babaya verilmesine karar verilmiştir. Velayetin düzenlenmesi ve değiştirilmesi davalarında re’sen araştırma ilkesinin geçerli olduğu ( HMK. md. 385/2 ) konusunda sayın çoğunlukla aramızda görüş ayrılığı yoktur. Re’sen araştırma ilkesine tabi davalarda tarafların bildirdiği deliller dışında mahkemece yeni deliller toplanması veya tarafların beyanlarına itibar edilmemesini gerektirecek, dosya içerisinde buna ilişkin bir kısım delillerin en azından az da olsa bir emarenin bulunması gerekir. Ancak böyle bir durumda tahkikat aşamasında veya temyiz dilekçesinde davanın kabulüne ilişkin beyanının çocuğun yararına olmadığına ilişkin ciddi bir iddia ileri sürüp buna ilişkin bir delilde göstermemiştir. Dosya içerisinde de davalının kabulünün ve velayetin değiştirilmesinin çocuğun yararına olmadığına ilişkin bir delil veya emare bulunmamaktadır. O halde davalı annenin kabul beyanı üzerine velayetin değiştirilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Bu sebeple temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerektiğini düşündüğüm için sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

Kadının “Seninle Evlendiğime Pişmanım Demesi”

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/740 K. 2015/17272
T. 5.10.2015
EŞLERİN KUSURU ( Boşanma İstemi – Davacı Kadın Eşini Sevmediğini Evlendiğine ve Başka Taliplerini Reddettiğine Pişman Olduğunu Söylediği/Davalı Erkeğin İse Kadının Ailesini Arayıp “Gelin Kızınızı Götürün” Dediği Kadının Baba Evine Geldiğinde Vücudunda Darp İzleri Bulunduğu – Boşanmaya Neden Olan Olaylarda Davalı Erkeğin Daha Ağır Kusurlu Olduğu )
ZİYNET EŞYALARININ BEDELİ OLARAK TAZMİNAT İSTEMİ ( Boşanmanın Eki Niteliğinde Olmadığından Ayrıca Nispi Harca Tabi Olduğu – Peşin Alınması Gerekli Nispi Harcı Tamamlaması İçin Davacıya Önel Verilmesi Nispi Harç Tamamlandığı Takdirde Hasıl Olacak Sonuca Göre Karar Verilmesi Gerektiği )
BOŞANMA İSTEMİ ( Erkeğin Ağır Kusurlu Olması – Kadın Eşini Sevmediğini Evlendiğine ve Başka Taliplerini Reddettiğine Pişman Olduğunu Söylediği/Davalı Erkeğin İse Eşinin Ailesiyle Görüşmemesi Yönünden Baskı Yaptığı Kıyafetlerini Kestiği Manevi Bağımsızlığı Olan Konut Teminine Yanaşmadığı – Erkeğin Daha Ağır Kusurlu Olduğu Gözetileceği )
HARÇ EKSİKLİĞİ TAMAMLANMADAN YARGILAMAYA DEVAM EDİLEMEYECEĞİ ( Ziynet Eşyalarının Bedeli Olarak Tazminat İstemi Boşanmanın Eki Niteliğinde Olmadığından Ayrıca Nispi Harca Tabi Olduğu – Mahkemece Peşin Alınması Gerekli Nispi Harcı Tamamlaması İçin Davacıya Önel Verilerek Sonuca Gidileceği )
MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ ( Boşanmadan Kaynaklı – Davacı Kadın Eşini Sevmediğini Evlendiğine ve Başka Taliplerini Reddettiğine Pişman Olduğunu Söylediği/Davalı Erkek İse Kadının Ailesini Arayıp “Gelin Kızınızı Götürün” Dediği – Kadın Baba Evine Geldiğinde Vücudunda Darp İzleri Olduğu/Davacı Kadın Yararına Uygun Miktarda Manevi Tazminata Hükmedileceği )
4721/m.166/2,174/1-2
492/m.30,32
ÖZET : Dava, boşanma istemi ile maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. Davacı kadının birlik görevlerini yerine getirmediği, eşini sevmediğini, evlendiğine ve başka taliplerini reddettiğine pişman olduğunu söylediği, davalı erkeğin ise eşinin ailesiyle görüşmemesi yönünden baskı yaptığı, kıyafetlerini kestiği, manevi bağımsızlığı olan konut teminine yanaşmadığı, kadının ailesini arayıp, “gelin kızınızı götürün” dediği, kadın baba evine geldiğinde vücudunda darp izleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu kusur durumuna göre; boşanmaya neden olan olaylarda davacı kadının az, davalı erkeğin ise daha ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları dikkate alınarak davacı kadın yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir.

Davacı kadın boşanma ve fer’leri yanında, ziynet eşyalarının bedeli olarak da maddi tazminat isteğinde bulunmuştur. Bu istek, boşanmanın eki niteliğinde olmadığından ayrıca nispi harca tabidir. Peşin alınması gerekli nispi harcı tamamlaması için davacıya önel verilmesi, nispi harç tamamlandığı takdirde hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, harç eksikliği tamamlanmadan yargılamaya devamla işin esası hakkında kesin hüküm oluşturacak şekilde ret hükmü kurulması doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı-karşı davacı kadın tarafından davacı-karşı davalı erkeğin boşanma davasının kabulü, kusur belirlemesi, manevi tazminat ile ziynet alacağı talebinin reddi yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 5.10.2015 günü temyiz eden davalı-karşı davacı B. D. ile vekili ve karşı taraf davacı-karşı davalı S. D. vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- ) Mahkemece yapılan yargılama sonucunda, her iki taraf geçimsizliğe neden olan olaylarda eşit kusurlu kabul edilerek boşanmaya karar verilmiş ise de, toplanan delillerden davalı-karşı davacı kadının birlik görevlerini yerine getirmediği, eşini sevmediğini, evlendiğine ve başka taliplerini reddettiğine pişman olduğunu söylediği, davacı-karşı davalı erkeğin ise eşinin ailesiyle görüşmemesi yönünden baskı yaptığı, kıyafetlerini kestiği, manevi bağımsızlığı olan konut teminine yanaşmadığı, kadının ailesini arayıp, “gelin kızınızı götürün” dediği, kadın baba evine geldiğinde vücudunda darp izleri bulunduğu anlaşılmaktadır.Gerçekleşen bu kusur durumuna göre; boşanmaya neden olan olaylarda davalı-karşı davacı kadının az, davacı-karşı davalı erkeğin ise daha ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir.Davacı-karşı davalı erkeğin boşanma davası yönünden Türk Medeni Kanununun 166/2 maddesi koşulları oluşmuştur.Davacı-karşı davalı erkeğin davasında boşanma kararı sonucu itibariyle isabetli olmakla birlikte, gerekçesi yerinde olmamıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438 /son maddesi uyarınca hüküm sonucu itibariyle doğru olup da, gerekçesi buna uygun değil ise, hükmün gerekçesinin değiştirilip onanmasına karar verilebileceğinden, erkeğin davasında, boşanma hükmünün kusur belirlemesine ilişkin gerekçesinin değiştirilerek onanmasına karar vermek gerekmiş; davalı-karşı davacı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersiz bulunmuştur.

2- ) 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 174/2. maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davalı-karşı davacı kadının ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları ( TMK md. 4, TBK md. 50, 51, 52, 58 ) dikkate alınarak davalı-karşı davacı kadın yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.

3- ) Davalı-karşı davacı kadın boşanma ve fer’leri yanında, ziynet eşyalarının bedeli olarak da 30.000 TL maddi tazminat isteğinde bulunmuştur. Bu istek, boşanmanın eki ( TMK m. 174/1 ) niteliğinde olmadığından ayrıca nispi harca tabidir.Karşı davada başvurma harcı yatırılmıştır. Dava açılması sırasında yatırılan başvurma harcı dava dilekçesinde yer alan tüm talepleri kapsar. Peşin alınması gerekli nispi harcı tamamlaması için davalı-karşı davacıya önel verilmesi ( Harçlar Kanunu md.30-32 ), nispi harç tamamlandığı takdirde hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, harç eksikliği tamamlanmadan yargılamaya devamla işin esası hakkında kesin hüküm oluşturacak şekilde ret hükmü kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple erkeğin davasında boşanma hükmünün gerekçesinin değiştirilmek suretiyle ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 1100.00 TL. vekalet ücretinin Suat’tan alınıp Birgül’e verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Çocuğun Üstün Yararı Ana Babanın İsteklerinden Önce Gelir

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/16656 K. 2015/17893 T. 8.10.2015
VELAYETİN DÜZENLENMESİ ( Çocukların Üstün Yararının Ana Ve Babanın İsteklerinden Önce Geleceği – İdrak Çağında Olan Çocuğun Görüşünün Aksine Velayetin Babada Kalmasına Dayanak Yapılan Gerekçelerin Velayetin Anneye Verilmesi Halinde Çocuğun Fikri Ahlaki Ve Bedeni Gelişmesinin Zarara Uğrayacağını Gösterir Nitelikte Olmadığı/İdrak Çağındaki Çocuğun Görüşü de Dikkate Alınarak Davanın Kabulüne Karar Verilmesi Gerektiği )
ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARININ KORUNMASI ( Anne Babanın İsteklerinden Önce Geleceği – İdrak Çağındaki Çocuğunun Dava Hakkındaki Görüşüne Önem Verileceği/Çocuğun Fikri Bedeni Ve Ahlaki Gelişimindeki Yüksek Yararı Gerektirdiği Takdirde Açıkladığı Görüşünün Aksine Karar Verilmesi de Mümkün Olup Bunun Haklı Gerekçelerinin Kararda Gösterileceği )
İDRAK ÇAĞINDAKİ ÇOCUĞUN GÖRÜŞÜ ( Çocuğun Bilirkişiye Babasının Kendisine Tokat Attığını Ve Aşağılayıcı Sözler Söylediğini Belirttiği Ve Velayetinin Anneye Verilmesi Yönünde Görüş Bildirdiği/Mahkemece Çocuğun Görüşünün Aksine Verilen Kararın Haklı Gerekçelerinin Kararda Gösterilmesi Gereği – Çocuğun Görüşü Doğrultusunda Davanın Kabulüne Karar Verileceği )
ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ ( İç Hukuk Bakımından İdrak Çağında Olduğu Kabul Edilen Çocukların Kendilerini İlgilendiren Konularda Görüşünün Alınması Ve Görüşüne Gereken Önemin Verilmesini Öngördüğü )
4721/m. 182
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi/m. 12

Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi/m. 3, 6

ÖZET : Velayet düzenlemesi yapılırken iç hukuk bakımından idrak çağında olduğu kabul edilen çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüşünün alınması ve görüşüne gereken önemin verilmesi gerekir. Çocuğun fikri, bedeni ve ahlaki gelişimindeki yüksek yararı gerektirdiği takdirde, açıkladığı görüşünün aksine karar verilmesi de mümkün olup; bunun haklı gerekçelerinin kararda gösterilmesi gerekir. Mahkemece, idrak çağında olan çocuğun görüşünün aksine velayetin babada kalmasına dayanak yapılan gerekçeler, velayetin anneye verilmesi halinde çocuğun fikri, ahlaki ve bedeni gelişmesinin zarara uğrayacağını gösterir nitelikte değildir. Bu yön gözetilerek, idrak çağındaki çocuğun görüşü de dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Velayet kamu düzenine ilişkindir. Velayetin düzenlenmesinde, çocukların üstün yararı, ana ve babanın isteklerinden önce gelir. Dava, boşanma kararıyla düzenlenen velayetin değiştirilerek müşterek çocuk G.’in velayetinin babadan alınarak davacı anneye verilmesi istemine ilişkindir. İdrak çağında bulunan 2000 doğumlu müşterek çocuk G.’in, mahkemece görevlendirilen bilirkişiye, babasının kendisine tokat attığını ve aşağılayıcı sözler söylediğini belirttiği ve velayetinin anneye verilmesi yönünde, görüş bildirdiği anlaşılmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 12, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3. ve 6. maddeleri, iç hukuk bakımından idrak çağında olduğu kabul edilen çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüşünün alınması ve görüşüne gereken önemin verilmesini öngörmektedir. Çocuğun fikri, bedeni ve ahlaki gelişimindeki yüksek yararı gerektirdiği takdirde, açıkladığı görüşünün aksine karar verilmesi de mümkün olup; bunun haklı gerekçelerinin kararda gösterilmesi gerekir. Mahkemece, idrak çağında olan çocuğun görüşünün aksine velayetin babada kalmasına dayanak yapılan gerekçeler, velayetin anneye verilmesi halinde çocuğun fikri, ahlaki ve bedeni gelişmesinin zarara uğrayacağını gösterir nitelikte değildir. Bu yön gözetilerek, idrak çağındaki çocuğun görüşü de dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.10.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

MAL REJİMİNDEN KAYNAKLANAN ALACAK DAVASINDA BOŞANMA MAHKEMESİNİN YETKİLİ OLMASI

MAL REJİMİNDEN KAYNAKLANAN ALACAK İSTEMİ ( Görevli ve Yetkili Mahkeme – Uyuşmazlıkta T.M.K.’nun 214/2. Md. Uyarınca Boşanma Davasının Görüldüğü Mahkeme Olan Aile Mahkemesi Görevli ve Yetkili Olduğu )
BOŞANMA DAVASININ GÖRÜLDÜĞÜ MAHKEMENİN YETKİLİ OLMASI ( Mal Rejiminden Kaynaklanan Alacak İstemi – Uyuşmazlıkta T.M.K.’nun 214/2. Md. Uyarınca Boşanma Davasının Görüldüğü Mahkeme Görevli ve Yetkili Olduğu/Mahkemece Yetkisizlik Kararı Verilmesinin İsabetsizliği )
• YETKİLİ MAHKEME ( Mal Rejiminden Kaynaklanan Alacak İstemi – Uyuşmazlıkta T.M.K.’nun 214/2. Md. Uyarınca Boşanma Davasının Görüldüğü Mahkeme Olan Aile Mahkemesi Görevli ve Yetkili Olduğu Gözetileceği )
4721/m.214/2
4787/m.4
ÖZET : Dava, mal rejiminden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Somut olayda; mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak istemi T.M.K.nın 214/2. maddesi uyarınca boşanma davasının görüldüğü mahkeme olan Aile Mahkemesi görevli ve yetkili olduğu halde, uyuşmazlığın hatalı nitelendirilmesi sonucunda yetkisizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Mahkemece iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanıp tartışılıp değerlendirilerek talebin esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davacı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire’ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı H. vekili, tarafların boşandıklarını, boşanmaya dair kararın kesinleştiğini, davacının rahatsızlıkları sebebiyle 1999 yılının Temmuz ayında tarafların fiilen ayrıldığı 2009 yılının Haziran ayı ortalarına kadar sahibi olduğu eczanenin tüm mali sorumluğunu davalının üstlendiğini, gelirlerini ve giderlerini düzenlediğini, davalının bu dönemde davacının banka hesaplarından kendi banka hesaplarına sebepsiz EFT havaleleri yaptığını açıklayarak fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydıyla 30.000,00 TL alacağın faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı S. vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; yetkisizlik kararı verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 16.10.1991 tarihinde evlenmiş, 20.7.2009 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne dair kararın 2.4.2012 tarihinde kesinleşmesiyle, mal rejimi sona ermiştir ( T.M.K.nun 225/2.m. ) Sözleşmeyle başka mal rejimi seçilmediğinden, eşler arasında 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı ( T.K.M.’nin 170.m. ), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( T.M.K.nun 202, 4722 S.Y.nın 10. m. ).

Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme hakime aittir ( H.M.K.nın 31.md. ). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, mal rejiminden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir.

Bu davaların çözüm yeri 4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesi gereğince Aile Mahkemeleridir. Aile Mahkemesi kurulmayan yerlerde ise Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemeleri’nde davanın Aile Mahkemesi sıfatıyla görülüp karara bağlanması gerekir. Görev kamu düzenine dair olmakla yargılamanın her aşamasında kendiliğinden gözönünde bulundurulur. T.M.K.nın 214/2. maddesinde; mal rejiminin tasfiyesine dair davalarda boşanmaya, evliliğin iptaline veya hakim tarafından mal ayrılığına karar verilmesi durumunda bu davalarda yetkili olan mahkemelerin yetkili olduğu düzenlenmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince; dava ilk olarak İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açılmış ve İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın T.M.K.nun 215, 219, 229 ve 230. maddelerinde belirtilen hükümler çerçevesinde Aile Mahkemesi’nde görülmesi gerektiği belirtilerek İzmir Aile Mahkemesi’ne görevsizlik kararı verilmiş ve bu karar 28.12.2012 tarihinde temyiz edilmeden kesinleşmiştir.

İzmir Aile Mahkemesi’nce ise davanın mal rejiminin tasfiyesine dair bir dava olmadığı, genel yetki kuralı gereği davanın davalının yerleşim yerinde açılması gerektiği, Manisa Aile Mahkemesi’nin yetkili olduğu belirtilerek Manisa Aile Mahkemesi’ne yetkisizlik kararı verilmiştir.

Dava, mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak istemine dair bulunduğuna göre, T.M.K.nın 214/2. maddesi uyarınca boşanma davasının görüldüğü mahkeme olan İzmir Aile Mahkemesi görevli ve yetkili olduğu halde, uyuşmazlığın hatalı nitelendirilmesi sonucunda yetkili mahkemenin Manisa Aile Mahkemesi olduğuna değinilerek yazılı şekilde yetkisizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Mahkemece iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanıp tartışılıp değerlendirilerek talebin esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının bu sebeple kabulüyle hükmün 6100 Sayılı H.M.K.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 Sayılı H.U.M.K.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca H.U.M.K.nun 388/4. ( H.M.K.m.297/ç ) ve H.U.M.K.nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 25,20 TL peşin harcın istenmesi halinde temyiz eden davacıya iadesine, 10.06.2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY :

Davacı, boşandığı eski eşi olan davalının kendisine ait eczaneyi işletmesine yardım ettiği sırada eczane gelirinin bir bölümünü hile yoluyla kendine mal ettiğini belirterek tazminat ( alacak ) isteminde bulunmuştur.

Evliliğin devam ettiği sırada eşlerin birbirinden olan bütün mali taleplerin Aile Hukukundan kaynaklanacağı ve bütün bu gibi taleplere dair davalara Aile Mahkemesi’nin bakması gerektiği söylenemez. Eşlerin aile mal rejiminden kaynaklanan borç ilişkileri dışında, özel hukuka dair borç ilişkileri de vardır. Bu sebeple eşler birbiriyle borçlandırıcı sözleşme yapabilecekleri gibi, kambiyo borcu altına girebilir; haksız eşlem ve sebepsiz zenginleşme sebebiyle sorumlulukları da oluşabilir.

Davacının dava dilekçesinde açıkladığı talebin niteliği göz önüne alındığında; davacının talebine 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. kitabından kaynaklanan aile mal rejiminin tasfiyesiyle ilgili bir alacak talebi niteliği vermez. Bu talep, Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine ( haksız eylem sebepsiz zenginleşme T.B.K.nın 49. vd. ) dayalı bir alacak ( tazminat ) hukuki niteliğini taşıdığından; görevli mahkeme Aile mahkemesi olmayıp; Asliye hukuk mahkemesidir.

Bir davada hem “görev” hem de “yetki” itirazı mevcut ise; mahkeme kendisinin de re’sen gözeteceği “görev” hususunu daha önce incelemeli ve karara bağlanmalıdır. Bu durumda, yetkisizlik kararı veren Aile Mahkemesi görevli olmadığından; aynı yerdeki Asliye hukuk mahkemesinde yetki itirazı ayrıca incelenmek üzere görevsizlik kararı vermelidir. Mahkeme yetki itirazını incelemede görevli değildir.

Açıkladığımız sebeplerle mahkemenin yetkisizlik kararının bozulması gerektiğini düşünüyor; Değerli çoğunluğun bozma sonucuna katılmakla birlikte, bozma gerekçesine katılmıyoruz.

T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2014/12820 K. 2015/12826 T. 10.6.2015

BOŞANMA DAVASINDA TAZMİNAT NAFAKA EŞYA TALEBİ OLMADIĞINI BEYAN ETME

KATILMA ALACAĞI İSTEMİ ( Davacı Boşanma Davasında Davalıdan Tazminat Nafaka ve Eşya Talebi Olmadığını Bildirmesi Boşanmanın Fer’isi Niteliğinde Olduğu – Davacının Mal Rejiminin Tasfiyesi ve Bağımsız Bölüme Yönelik Açıklaması Bulunmadığı/Mahkemece Davanın Esasına Girileceği )
BOŞANMA DAVASINDA TAZMİNAT NAFAKA EŞYA TALEBİ OLMADIĞINI BEYAN ETME ( Boşanmanın Fer’isi Niteliğinde Olup Mal Rejimi Tasfiyesi ve Dava Konusu Bağımsız Bölüme İlişkin Açıklama ve İstek Bulunmadığı – Katılma Alacağı İstemi/Mahkemece Taraf Delilleri Toplanarak Sonuca Gidileceği )
MAL REJİMİ TASFİYESİ İSTEMİ ( Davacı Boşanma Davasında Davalıdan Tazminat Nafaka ve Eşya Talebi Olmadığını Bildirmesi Boşanmanın Ferisi Niteliğinde Olduğu – Davacının Mal Rejiminin Tasfiyesi ve Bağımsız Bölüme Yönelik Açıklaması Bulunmadığı/Mahkemece Davacının İyi niyetli Olmadığından Bahisle Davanın Reddinin Bozma Nedeni Olduğu )
l ( Mal Rejimi Tasfiyesi İstemi – Davacı Boşanma Davasında Davalıdan Tazminat Nafaka ve Eşya Talebi Olmadığını Bildirmesi Boşanmanın Fer’isi Niteliğinde Olduğu/Mahkemece Taraf Delilleri Toplanarak İstem Hakkında Olumlu ya da Olumsuz Karar Verileceği )
4721/m.202,225/2
ÖZET : Dava; katılma alacağı istemine ilişkindir. Boşanma davasında davacının; davalıdan tazminat, nafaka ve eşya talebinin olmadığını bildirmesi boşanmanın ferisi niteliğindeki tazminat ve nafaka ile ev eşyalarına yönelik olup, mal rejiminin tasfiyesi ve dava konusu bağımsız bölüme ilişkin bir açıklama ve istek bulunmamaktadır. Mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma davasının eki niteliğindeki davalardan değildir. Mahkemece, iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanarak tartışılması ve tüm deliller değerlendirildikten sonra talebin esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekir.

DAVA : S. Y. ile İ. O. B. aralarındaki katılma alacağı davasının reddine dair Edremit 1. Asliye Hukuk ( Aile ) Mahkemesi’nden verilen 09.10.2014 gün ve 314/531 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 16.06.2015 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacı vekili geldi. Başka kimse gelmedi. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, tarafların 2004 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde sahip olunan 1166 ada 525 parsel 15 nolu bağımsız bölüm üzerinde tasfiye alacağı bulunduğunu açıklayarak muvazaalı olarak 3. kişiye devredilen taşınmaz üzerindeki tasfiye alacağına esas olmak üzere fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere 30.000 TL katılma alacağının yasal faiziyle birlikte davalıdan alınmasını istemiştir.

Davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını boşanma sırasında davacının nafaka, tazminat ve eşya talebinde bulunmadığını açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Taraflar, 26.10.2004 tarihinde evlenmişler, 05.03.2012 tarihinde açılan boşanma davasına ilişkin hükmün 26.12.2012 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Eşler arasında başka mal rejimi seçilmediğinden 01.01.2002 tarihinden mal rejiminin sona erdiği ölüm tarihine kadar ( TMK.nun 225/2. m ) yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir ( TMK.nun 202.m ). Dava konusu 15 nolu bağımsız bölüm 14.08.2009 tarihinde satın alınarak davalı adına tescil edilmiştir.

Mahkemece, davacının taraflar arasındaki boşanma davasının 14.05.2012 tarihli oturumunda; davalıdan tazminat, nafaka ve eşya talebinin olmadığını bildirmesine karşılık tasfiye davası açmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmayacağı görüşünden hareketle davanın reddine karar verilmiş ise de ulaşılan sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır. Davacı vekilinin boşanma dava dosyasındaki beyanı, boşanmanın ferisi niteliğindeki tazminat ve nafaka ile ev eşyalarına yönelik olup, mal rejiminin tasfiyesi ve dava konusu 15 nolu bağımsız bölüme ilişkin bir açıklama ve istek bulunmamaktadır. Mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma davasının eki niteliğindeki davalardan değildir.

Mahkemece, iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanarak tartışılması ve tüm deliller değerlendirildikten sonra talebin esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının bu nedenle kabulüyle hükmün 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.100,00 TL Avukatlık Ücreti’nin davalıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacıya verilmesine, taraflarca HUMK’nun 388/4. ( HMK m.297/ç ) ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine 25,20 TL peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 16.06.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2015/2621 K. 2015/13319 T. 16.6.2015

KATKI PAYI ALACAĞI İSTEMİ

KATKI PAYI ALACAĞI İSTEMİ ( Mahkemece Taşınmazın Edinme Tarihi İtibarıyla Tarafların Yapabilecekleri Tasarruf Miktarı Hesaplandıktan Sonra Katkı Oranları Belirleneceği – Tespit Edilmiş Olan Oranın Taşınmazın Belirlenmiş Olan Dava Tarihindeki Değeri İle Çarpılarak Davacının Katkı Payı Alacağı Saptanacağı )
HAKİMİN DAVAYI AYDINLATMA ÖDEVİ ( Katkı Payı Alacağı İstemi/Kooperatif Üyelik Hakkı Tasfiyesi – Kooperatif Hakkında Tasfiye Tarihine Kadar Yapılan Ödemeler Getirtilerek Tasfiyeye Tabi Tutulması Gereken Miktarın Belirleneceği )
KATKI ORANI BELİRLENMESİ ( Katkı Payı Alacağı İstemi – Tarafların Ekonomik ve Sosyal Durumları Gözetilerek Kişisel Harcamaları ve Davacı Kocanın Aileyi Geçindirme Yükümlülüğü Göz Önünde Bulundurularak Taşınmazın Edinme Tarihi İtibarıyla Tarafların Yapabilecekleri Tasarruf Miktarı Hesaplandıktan Sonra Katkı Oranları Belirleneceği )
KOOPERATİF ÜYELİK HAKKI TASFİYESİ ( Katkı Payı Alacağı İstemi – Mahkemece Kooperatif Hakkında Tasfiye Tarihine Kadar Yapılan Ödemeler Getirtilerek Tasfiyeye Tabi Tutulması Gereken Miktarın Belirlenmesi ve H.M.K.’nun 31. Md. Uyarınca Davanın Aydınlatılması Gerektiği )
4721/m.202
743/m.152,170
6100/m.31
ÖZET : Dava; katılma payı alacağı istemine ilişkindir. Mahkemece, kooperatif hakkındaki taşınmaza ilişkin tapu kaydının belirlenemediği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiş ise de mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Davacı tarafça bu taşınmaz hakkındaki kooperatif üyelik hakkı tasfiyeye konu edilmiştir. Bu tür mal varlığının tasfiyeye konu olması için tapu kaydı oluşması zorunlu değildir. Kooperatif hakkında tasfiye tarihine kadar yapılan ödemeler getirtilerek tasfiyeye tabi tutulması gereken miktarın belirlenmesi ve HMK’nun 31. maddesi uyarınca davanın aydınlatılması gerekir.

Mahkemece; tarafların ekonomik ve sosyal durumları göz önünde bulundurularak kişisel harcamaları ve 743 sayılı TKM’nin 152. maddesine göre davacı kocanın aileyi geçindirme yükümlülüğü göz önünde bulundurularak taşınmazın edinme tarihi itibarıyla tarafların yapabilecekleri tasarruf miktarı hesaplandıktan sonra katkı oranlarının belirlenmesi, bundan sonra tespit edilmiş olan oranın taşınmazın belirlenmiş olan dava tarihindeki değeri ile çarpılarak davacının katkı payı alacağının saptanması, ondan sonra esas hakkında karar verilmesi gerekmektedir.

DAVA : U. T. T. ile F. S. T. ( O. ) aralarındaki tapu iptali ve tescil, katkı payı alacağı ile katılma alacağı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Ankara 2. Aile Mahkemesi’nden verilen 10.12.2014 gün ve 696/1586 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 16.06.2015 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacı vekili ve karşı taraftan davalı vekili geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava ve düzeltme dilekçesinde, tarafların 1977 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde sahip olunan 3 adet taşınmaz ile 1 adet araç bedelinin vekil edeni tarafından ödenerek davalı adına tescil edildiğini açıklayarak fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere taşınmazlar ve araç üzerinden toplam 80.000 TL’nin yasal faiziyle birlikte davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiş, yargılama sırasında Haymana’da bulunan taşınmaz hakkındaki davayı atiye terk ettiklerini bildirmiştir.

Davalı vekili, davanın yersiz açıldığını, taşınmazlar ve aracın vekil edenin kişisel malı olduğunu, davacının katkısı bulunmadığını açıklayarak, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne, 4 nolu bağımsız bölüm nedeniyle 1.135,12 TL katkı payı alacağının dava tarihinden, araç üzerinden belirlenen 10.000 TL katılma alacağının karar tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte davalıdan alınmasına, atiye terk edilen taşınmaz hakkında karar verilmesine yer olmadığına, Didim Yapı Koop. hakkındaki davanın usulden reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından ayrı temyiz edilmiştir.

Taraflar, 16.12.1977 tarihinde evlenmişler, 05.07.2007 tarihinde açılan boşanma davasına ilişkin hükmün 21.04.2011 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Eşler arasında başka mal rejimi seçilmediğinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM’nun 170. maddesi uyarınca mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar ( TMK.nun 225/2. m ) yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir ( TMK.nun 202.m ). Dava konusu 4 nolu bölüm, 24.08.1994 tarihinde satış yoluyla davalı adına tescil edilmiş, 06 AN 0039 plakalı araç ise 03.11.2004 tarihinde satın alınmıştır.

Dava; 743 sayılı TKM’nun 170. maddesi uyarınca katkı payı alacağı ve 4721 sayılı TMK’nun 202 vd. maddeleri uyarınca katılma alacağı isteğine ilişkindir.

1- )Dosya kapsamına dava evrakı ile yargılama tutanakları içeriğine, mahkemece deliller değerlendirilerek karar verildiğine ve takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, aşağı bentte yazılı nedenler dışındaki davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2- )Mahkemece, Didim İlçesi’nde bulunan kooperatif hakkındaki taşınmaza ilişkin tapu kaydının belirlenemediği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiş ise de mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Davacı tarafça bu taşınmaz hakkındaki kooperatif üyelik hakkı tasfiyeye konu edilmiştir. Bu tür mal varlığının tasfiyeye konu olması için tapu kaydı oluşması zorunlu değildir. Kooperatif hakkında tasfiye tarihine kadar yapılan ödemeler getirtilerek tasfiyeye tabi tutulması gereken miktarın belirlenmesi ve HMK’nun 31. maddesi uyarınca davanın aydınlatılması gerekir.

Bundan ayrı; hukukçu bilirkişi tarafından taşınmazın edinilmesine yapılan katkı % 20 olarak tespit edilmiş, mahkemece Yargıtay uygulamalarına göre, davacının katkı oranının %40 olarak kabul edilmesi gerektiğine işaret edilerek katkı payı alacağı belirlenmiş ise de, taşınmazın edinme değeri, davacının katkı oranı ve dava tarihindeki değeri göz önünde tutulduğunda belirlenen katkı payı alacağının usulüne uygun olarak saptanmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece yapılacak iş; tarafların ekonomik ve sosyal durumları göz önünde bulundurularak kişisel harcamaları ve 743 sayılı TKM’nin 152. maddesine göre davacı kocanın aileyi geçindirme yükümlülüğü göz önünde bulundurularak taşınmazın edinme tarihi itibarıyla tarafların yapabilecekleri tasarruf miktarı hesaplandıktan sonra katkı oranlarının belirlenmesi, bundan sonra tespit edilmiş olan oranın taşınmazın belirlenmiş olan dava tarihindeki değeri ile çarpılarak davacının katkı payı alacağının saptanması, ondan sonra esas hakkında karar verilmesi gerekmektedir. Mahkemece davacının katkı payı alacağının yukarıda açıklanan usul ve esaslar çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme sonunda yazılı gerekçelerle karar verilmesi isabetli olmamıştır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün ( 2 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının yukarıda ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle reddine, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.100,00 TL Avukatlık Ücreti’nin davalıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacıya verilmesine, taraflarca HUMK’nun 388/4. ( HMK m.297/ç ) ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 27,70 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 16.06.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2015/2626 K. 2015/13320 T. 16.6.2015